Burada hiç hakem ve federasyon eleştiren yazılar olmayacaktı. Bu blogu açarken özellikle arkadaşlara da belirtmiştim de bu kadarı da fazla. Geçen hafta hakemleri koruyan bir yazı yazmaya başlamış, sonra bekletmiştim. İçime doğmuş resmen.
Dün Kasımpaşaspor - Beşiktaş maçının faturası çıktı. Kasımpaşa'ya 2(!) maç seyircisiz ve Motta'ya 3 maç ceza + para cezası verildiğini öğrendik. Hani ağzıma geleni söylüyorum filan ama içindeki fırtına dinmiyor. Bu kadar adaletsiz, taraflı ve şuursuz bir ceza olabilir mi? Herifin teki sahaya girecek, futbolcuya saldıracak ve üstüne bir gün sonra serbest bırakılacak ama ona vuran oyuncu 3 maç ceza alacak. Güvenliği sağlayamayan ev sahibi takıma ise sadece 2 maç ceza verilecek. Beşiktaş ligden çekilsin, istedikleri olsun bari de en azından adam gibi yönetsinler. İçine sıçmasınlar ligin de daha fazla.
Aynı hareketi yapan Almeida'yı ikinci sarıdan atarken, Motta'yı direkt kırmızıdan atması zaten abesken adama 3 maç ceza vereceksin, sonra para cezası da bonusu olacak. Ben haberi okurken devamında hapis cezası filan bekledim.
Madem öyle bundan sonra maçlarda gole giden oyuncunun üzerine taraftar salalım, hem ona vuran da kırmızı görsün, hem de top bizde kalır. Sonunda da vuran oyuncu suçlu oluyorsa müthiş bir taktik olur. Bu kadar saçma sapan iş yapılmaz arkadaş!
Beşiktaş yönetimine artık çok daha fazla iş düşüyor. Bu kadar büyük haksızlıklara karşı çok planlı ve güçlü hareket etmeleri gerekiyor.
Not: Sahaya giren kişilere fiziksel müdahale ettikleri için Almeida ve Motta'nın kırmızı kartına hiç bir lafımız yok. Belki de o gün sahada verilen tek doğru karar Motta'nın kırmızı kartıydı...
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Aralık 2013 Cuma
7 Aralık 2013 Cumartesi
Gazozuna Kupa
Hafta içi kupa mesaisine çıkan ülkemizin büyük takımları aslında güzel bir sınav ve akabinde mesaj verdiler. Çoğu büyük ve baş altı takım sürpriz bir şekilde alt ligden gelen ekiplere mağlup olurken futbolu yöneten kesimlere de en sağlam cezayı kestiler. Kim bilir, biz anlamadık ama belki de bu sezon kupanın böyle sürprizlere açık olacağı sezon başından belliydi.
"Her maç 250.000 euro oyuncularımıza prim ödüyoruz. Toplam da oyunculara 3 milyon euro prim dağıtıyoruz. Federasyondan ise bunun karşılığında kupa galibi olarak toplam 1.5-2 milyon euro alıyoruz. Oyuncularımıza verdiğimiz final primiyle birlikte nereden baksanız 2 milyon eurodan fazla zararımız oluyor. Eğer federasyon buna bir önlem almaz ve statü değiştirilmezse biz A2 takımıyla maçlara çıkacağız ve yenileceğiz."
Bu sözler yanılmıyorsam geçen Mayıs ayındaki bir kongre de Aziz Yıldırım tarafından söylenmişti. Kupadan bir kâr sağlamıyoruz. O gün Aziz Yıldırım için her şey paradan ibaretmiş gibi gösterilmiş olsa da aslında bu ülkenin futbolundaki temel bir sorun bir kez daha gün yüzüne çıkarılmıştı.
"Yönetim başarısızlığı ve yandaş kayırma..."
Türk futbolunun 2000'lere kadar başından ne geçmiş olursa olsun tartışmasız en büyük takımlarından birinin itibarını dibe batırıp neredeyse kayyum ayağına kadar çekmeyi başarmış bir insanın, siyasi otoriteler tarafından başa getirilmesinden sonra zaten ne beklenebilirdi ki?
Mehmet Ali Aydınlar döneminin başarılı bir uygulaması olarak önce dünyanın en saçma sistemi olan gruplu kupa eliminasyon sistemi kaldırılmış ve baştan sona tek maçlı eleme sistemine geçilmişti. Bir seneliğine de olsa kupa gerçekten heyecan arz eden bir şey olmuş ve alttan gelen takımların büyük takımların zevk pompası olması engellenmiş, hatta ciddi bir tehlike olmaları sağlanmıştı. Örneğin o dönem 2. Lig Beyaz grupta yer alan Buğsaşspor, PTT 1. ligden birçok rakibi saf dışı bırakarak 4. tura kadar gelmeyi başarmış ve adından söz ettirmişti. Örneğin az forma şansı bulmuş olsa da Şener Özbayraklı'nın ilk fark edildiği maç şuan ki takımı Bursaspor'a karşı oynadığı 4. tur eleme maçıydı. Sezon sonu Bursaspor onu kadrosuna katacak ve ülke bazında ün yapacak performanslara imza atacaktı. Ha keza aynı turda kendi evinde sürpriz bir şekilde neredeyse tam kadro Beşiktaş'ı elemeyi başaran Boluspor'un yıldızı Ferhat Kiraz da adından söz ettirecek ve Süper Lig de yine Bursaspor'a imza atacaktı. O dönem düşüşte olan Sivasspor'un da tekrar yükselişinin başlangıç dönemine en parlak örnekte yine Türk Telekom Arena da o sene şampiyon olacak Galatasaray'ı yenmeleri gösterilecekti. Çeyrek final sonrası da kıyası mücadelelere ve büyükçe önemsenen maçlara ev sahipliği yapan kupayı kazanan Fenerbahçe, çeyrek yüzyılı aşan Türkiye Kupası hasretine son verecekti.
Ne güzel bir hikaye, ama işte her güzelliğin olduğu yerde rant vardır ve rantın olduğu yerde yaşam belirtileri son bulur.
O sezon aynı zamanda kupanın yayın haklarını da alan yayıncı kuruluş Turkuvaz Medya, yani ATV, insanların kupayı izlemeye başlamasıyla birlikte burayı bir gelir kapısına dönüştürmek ister. Aynı siyasi yandaş grubun içinde yer alan şahsın federasyon başkanı olmasıyla da emellerine bir adım daha yaklaşan kuruluş yıllardır insanların en çok beğendiği eliminasyon sistemini ertesi sezon değiştirme kararı alır.
Yeni sisteme göre artık tek maçlı beş eleme turundan sonra kalan dört takım, aralarında ikişer maç oynayacakları iki gruba gidecek ve bu gruplardan çıkan takımlar çift maç usulü yarı final oynayarak tek maçlı finale çıkacaklar.
Ne kadar güzel rant kokuyor değil mi?
"Facia Sistemde İlk Sezon"
Yeni sistemin ilk senesinde amaçlanan şey aslında basitti. Büyük takımların kupada da aralarında birden fazla maç yapması ve bunların yayınından kâr amacı sağlama...
İlk sezon grup aşamalarını geçen takımlar arasında aslında beklenmedik sürprizler yaşandı. Grup öncesi son turda son şampiyon ve o sene yine şampiyon olacak Galatasaray, 1461 Trabzonspor tarafından elenecekti. Antalyaspor'a elenen Beşiktaş ve zayıf Mersin İdman Yurdu'na yenilen Gençlerbirliği ufak çapta sürprizlere yol açacak olsa da gruplarda acı gerçek ortaya çıkacaktı.
Her takımında gruplarda altı maç oynamak zorunda oluşu iki temel soruna yol açıyordu:
1- Maddi gelir sağlanmadan yüklü giderlerin olması,
2- Lig başladıktan sonra takım yükünün haftada üç maça çıkması;
Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'si bu sezon sonunda da kupayı kaldırdı ancak bu uzun yazının en başındaki söylemlerde ilk fırsatta dile getirildi. Çekilen acıya karşılık hiçbir getirisi olmayan kupa!
Üstüne üstlük yaklaşık 30 kişilik bir kadronuz yoksa zaten her maça ayrı bir takım olarak çıkamıyorsunuz. Türkiye de böyle bir genişliğe sahip olan takım olmadığından ve olamayacağından ötürü de mecburen as oyuncularınızı riske etmeniz gerekiyordu. Sakatlık riski, fiziksel ve psikolojik yorgunluk işin işine girdiğinde her sezon ya şampiyonluk ya da Avrupa için ilk beş kovalayan takımlara "oynamayanlara şans verilir." gibi bir düşünce bile lükse kaçıyor.
Para ödülünün bir çok ikinci lig takımının bile işe yaramayacağı bir ortamda Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray niye kendilerini riske etsin ki?
"Sürpriz mi? Plan mı?"
Bu haftanın ilk sürpriz olarak adlandırılan olayı Türk Telekom Arena da Galatasaray'dan geldi. İkinci ligde kötü günler geçiren rakibini penaltı atışlarıyla zar zor yenen Galatasaray dalga konusu olsa da şuna değinmek gerekiyor. Bu maçta Galatasaray'ın as kadrosundan sayılabilecek sadece iki isim ilk onbirde yer bulurken yedekten giren Umut ile bu sayı üçe çıkmıştı. Galatasaray neredeyse hiçbir as oyuncusunu oynatmadığı maçtan ucu ucuna tur atlamayı başardı ama ana kadrosunu da korumayı başardı. Bir sonraki hafta içi Şampiyonlar Ligi'nde ölüm kalım maçına çıkacak bir takım için en mantıklı hareketti.
Bir sonraki gün Süper Lig'in lideri, PTT 1. Lig'in en son sırasındaki takıma kendi evinde yenilirken maçta as kadrodan tek bir oyuncu yer alıyordu. Her ne kadar sonlara doğru maçı çevirme adına Emenike ve Alper oyuna alınmış olsa da maçta oyuncuların hal ve tavırları aslında bu maçın istenmediğini kanıtlar nitelikteydi. Tıpkı bir gün sonra Beşiktaş maçında olacak olanlar gibi...
Beşiktaş yine bir alt ligin kötü günler geçiren takımı Bucaspor'a konuk olurken as kadrosundan 4 isme şans tanımıştı. Gerçi bu birazda Beşiktaş kadrosunun alternatifsizliğinden kaynaklı oluşundandı. Serdar ve Oğuzhan'ın yedeklerinin bulunmayışı, Atiba ve Veli'nin yedeği Sezer'in kadro dışı oluşuyla birlikte Escude'nin sakatlık sonrası maç eksiğinin olması onların sahaya sürülmesine yol açmıştı. Yine isteksiz oynayan futbolcular ve saha kenarında normal hırslı hal ve tavırlarının aksine oturan Slaven Bilic... Maça sonradan giren on bir oyuncusu Gökhan hırsı ve Beşiktaş'ın unutulmuş forveti Ömer'in katkısıyla beraberlik yakalanmış olsa da maçtan onlarda çabucak koptu...
Ligde zirve yarışı içinde olmadığı ve çok kötü bir açılış yaptığı için diplerde yer alan Gençlerbirliği'nin yarı yarıya rotasyona gitmesiyle kendi evinde Nazilli Belediye'ye yenilmesi de aslında kupanın değerini gözler önüne koydu. Zaten kadro darlığından oynamak zorunda kalan Gosso ve arkadaşlarının hal ve tavırları "ne arıyoruz biz burada?" der gibiydi. Ha keza Bursaspor, Eskişehirspor ve Antalya gibi takımların adam gibi futbol oynamadan atlamaları da bir başka hikaye konusu olur.
Trabzonspor'un ise neredeyse tam kadro çıkmasına rağmen elenmiş olması malesef bu takımlar arasında kendine yer bulamayacak. Orası Balıkesir adına bambaşka bir başarı hikayesini hak ediyor. Belki sezon sonu bir Balıkesir yazısı çıkartırız, o zaman övgü dolu bir paragraf içinde burayı da yazarız.
"Alternatif Senaryo"
Şimdi bundan sonra yaşananlar olmamış gibi davranalım. Üç büyükler elenmemiş ve yoluna devam ediyor. Hatta bir sonraki turu da geçip gruplara kaldılar. Ne olacak?
Bana kalırsa en sıkıntılı durumda kalacak olan takım olan Galatasaray'dan başlayalım. Büyük bir mucize olmazsa Şubat sonrasında Avrupa Ligi'nde yoluna devam edecek olan Galatasaray'a aynı dönemde her hafta içi bir kupa maçı mesaisi daha çıkacak. Zaten dar olan ve ilk onbirine bile normalde rotasyonda kendine yer bulamayacak futbolcuları monte etmek zorunda kalan Galatasaray, birde kupa için adam bulmak zorunda kalacaktı. Devre arası en az 6-7 yerli oyuncu bulmadığı veya altyapıdan çıkartmadığı takdirde üç kulvarda birden ilerlemesi inanılmaz zor bir hal alacaktı. Ligin önemi, Avrupa'nın öneminin yanında kupanın önemi ne olacaktı? Kötü bir dilek olarak algılanmasın ama ben gelecek tur Galatasaray'ın da kupaya veda edeceğini düşünüyorum. Bu hafta olduğu gibi kaza ile turu geçip gruplara kalırsa belki işler değişir ve yukarıyı zorlayabilir ama bu takım için başka bir sorunu daha ortaya çıkıyor.
200 milyon dolara yakın harcaması olan Galatasaray'ın zaten Avrupa kupası giderleri öyle ya da böyle var iken ve artık kesinleşen en az 3-4 transferin de giderleri buna eklenecekken bir de gereksiz bir kupa için ekstra gelir yükünün altına girmeyi göze alacaklarını hiç sanmıyorum. En azından ben yönetici olsam bu yükün altına girmek istemezdim. Siz ister miydiniz?
Bu turda Galatasaray'ın elenmesi kafadan takımın kasasında 4-5 milyon euroya yakın bir paranın kalması anlamına geliyor. Yerli piyasasının en iyilerinden bir transfer, belki şampiyonluk için önemli bir hamle olacak. Kim bilebilir?
Lig yarışında zirvede yer alan Fenerbahçe ilk on biriyle şampiyonluğu bu kadar çok isterken ve iyi oynarken aslında en büyük soruna şans eseri pek yakalanmadılar. As oyuncularının bir iki tanesinin değişmesiyle sistemlerinde çok büyük eksiklikler doğabiliyor ve takım bocalayabiliyor. Şimdiye kadar son dakika golleriyle bunları iyi kotarsalar da bunun ligin ikinci yarısında devam edeceğini kimse garantileyemez. Kupa mesaileriyle yedekleri de riske atmak, hatta as takımdan oyuncuları riske atmak şampiyonluğu büyük bir gösteriş içinde kazanmak isteyen bir takım için ne kadar doğrudur? Her şeyi geçtik Aziz Yıldırım'ın sezon başı açıklamaları aslında tek bir yöne çıkıyor: "İstediği oldu!"
Beşiktaş'a gelsek orası bambaşka bir sıkıntı. Geçen yıl takımın parası yoktu adam gibi takviye yapılmadı. Gerçi Samet Aybaba'nın da vizyonsuzluğu ortadaydı. Bu sene para var, iş bilir Önder Özen'in parayı düzgün kullanmayı istemesinden ötürü saçılamıyor. Doğru olan bu ama Beşiktaş'ın yakın dönemden ziyade birkaç sene sonrasını düşünerek kadro kuruyor olması da günün as takımını çok zor durumda bırakıyor. Kupada ilerlemek belki en çok Beşiktaş'a yarayacaktı. Aynı zamanda en büyük zararı da Beşiktaş'a verecekti çünkü her senaryo da en az 3-4 as oyuncusunu kupa maçlarına çıkarmak zorunda olan takımda fiziksel ve mental yorgunluk baş gösterecek ve özellikle Şubat döneminden sonra büyük düşüşler yaşanacaktı. Bu takım zaten şuan bile ana kadrosundan bir sakat verdiğinde tamamen dağılıyor ve oyundan düşüyor. Sakat vermese bile yorgunluk yüzünden ikinci devreler oyundan düşüyor. Düşüyor da düşüyor... Devre arası transfer düşünülmeyen, yapılsa bile en fazla 1 ya da 2 fırsat transferinin yapılacağı ortamda kupaya adam yollamak kulübe maddi masraftan ziyade daha büyük sorunlar açacaktı.
Üstte örnek verdik onları da ekleyelim. 20 as futbolcudan oluşan kadrosuyla Gençlerbirliği yükselme amacında olduğu ve daha çok önem verdiği ligle birlikte kupayı nasıl götürecekti? Yazının bu ana kadar olan kısmında sakatlık, kart cezaları gibi sorunlardan bahsetmediğimi de hatırlatayım.
"Gazozuna Kupa"
Birazcık elenen büyük takımları aklama yazısı gibi gözüküyor olsa da hal böyleyken ve bu kupa takımlar için hiçbir anlam ifade etmiyorken izleyiciler bu kupaya niye önem göstersin? Hangi Fenerbahçe veya Beşiktaş taraftarı elendiğine gerçekten üzüldü ki? Ya da hangi Galatasaray taraftarı turu atladığına gerçek anlamda sevindi?
Zaten şuan sosyal medya ve hatta genel olarak her yerde konuşulan tek bir şey var. Yayıncı kuruluş ATV'nin elinde bu kupanın çok büyük patladığı...
Galatasaray'ın bir sonraki turda elenmesiyle birlikte olası bütün pazarlama piyonlarını kaybedecek olan kuruluş kupadan hiçbir gelir sağlayamayacak. Zaten izlenmeyen kupa maçları tamamen ufak kitlelere yöneltilecek. Milyonlar hedeflenirken yüz binlerin maçları izlemesinin kulüpler ve futbol severlerden ziyade en çok yayıncı kuruluşa koyacak olmasını da aslında ilahi adalet olarak adlandırsak saçmalamış olmayız.
Bu yayıncı kuruluşun gününde ve saatinde dizi yayınlamak ve onunda gelirlerini toplamak için günün maçlarını hafta içi 19:00 da yayınladığını, daha doğrusu o saate koydurduğunu da hatırlayalım. "İnsanlar stada gitmesi önemli değil, yeter ki bizim yayın izlensin duble para kaldıralım." Beşiktaş'ın maçının dizi uğruna ana kanalda yayınlanmadığını da hatırlatalım.
Böyle bir ortamda takımlar kupaya değer vermezken ve izleyici de buna otomatik olarak ayak uyduracakken bu kupa neyine oynanıyor? Gazozuna kupa benzetmesini tam tamına buraya oturtsak olur. Çünkü bu etaptan sonra kupanın ülke genelinde hiçbir heyecanının kalmadığı ve ufak kitlelere hitap edecek oluşu bir gerçek...
Umuyorum ve eminim benle birlikte çok kişi de bunu temenni ediyordur ki bu sene yaşananlar gelecek senede yaşanır. Yayıncılık rantına karşı TV seyircisi ayakta duramaz. Kutunun karşısına geçtiğimizde aptallaşırız. Bizi bu bozukluktan kurtaracak tek şey ise yine takımlarımız. Umarım seneye de bu başarısızlık/başarı durumu tekrarlanır!
Etiketler:
Beşiktaş,
eliminasyon sistemi,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
gazozuna kupa,
gruplar,
türkiye kupası
16 Eylül 2013 Pazartesi
Kartallar Yüksekten Uçar
83 yılında yayınlanmaya başlayan ve çoğu kesim tarafından gelmiş geçmiş en iyi Türk dizisi olarak kabul edilen Kartallar Yüksekten Uçar, bu ülkede malesef vermek istediği sosyo-ekonomik ve kültürel mesajlardan çok spor medyasının işine yaramıştı. 80'ler ve 90'ların başında sportif olarak rüzgarı arkasına alan ve "ötekilerin takımı" ünvanını da darbe sonrası başarıyla taşıyan Kara Kartallar, sonunda yüksekten uçmaya ve bir döneme adını kazımayı başlamıştı. Lakin endüstriyelleşme ile Beşiktaş'ın düşüşü, Fatma Girik'in dövdüğü kartalla benzerlik göstermeye başlar. Seba'nın endüstriyel düzene ayak uyduramaması, Bilgili'nin çok çabuk pes etmesi ve Demirören'in takımı endüstriyelleşme adıyla yok etmesi yüzünden Kartal artık uçamıyordu. Gerçi hak geçmesin, sadece bir kez çok yukarıdaydık onda da 2008 yılında aşağıya Liverpool var diye yükselmek zorunda kalmıştık.
Beşiktaş taraftarı Fikret Orman ile yeni bir sayfa açmaya hazırdı. Zaten FB-GS taraftarının aksine popülerlikten değil, gerçekten kendinden bir şeyler bulduğu için takımı destekleyen bu taraftar, 20 yılda neredeyse hiç gün yüzü görmemişti. Görmeye yakım olduğu tek dönem olan 100. Yıl'da medya ve FB-GS lobisiyle son bulduğundan tutunacak dal aranıyordu. Fikret Orman'ın girişi tartışmalı olsa da ağır ağır pişen bir yemek gibi sancılı sürecin ardından takım, mükemmel bir lezzete ulaşacakmış gibi gözüküyor.
Dün akşam deplasmanda oynanan Bursaspor maçıyla takım kafalardaki soru işaretlerinden birini daha silmiş oldu. Lig başlangıcındaki üç maçta üç galibiyet ve Avrupa kupasında Tromso karşısında her ne kadar haksızca listeden silinmiş olsakta alınan tur başarısı takımı fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Ama görece zayıf ve hazırlıksız takımlarla yapılan bu karşılaşmalar, takımın gerçekten "her yönüyle büyük takım" ile oynayınca nelerle karşılaşıcağına ait mesajlar içermiyordu.
Trabzon aslında üstte bahsettiğim büyük takım imajına uyan bir yapıya sahip olsa da sezonun ilk maçına inanılmaz hazırlıksız bir şekilde girmişlerdi. Sezonu erken açmasına rağmen hem yeni hoca hemde yönetim sorunları o gün olduğundan daha büyük bir şekilde bugün süregeliyor. Erciyes maçı ise harika bir teknik direktör yönetiminde birbiriyle oynamaya alışkın olmayan 11 oyuncudan başka bir izlenim yaratmamıştı. 4-5 hafta sonra belki ligin en tehlikeli takımlarından biri olacaklardı. Hatta halen öyleler, nitekim Bilic'in nokta atışı korkusuzca hamleleri olmasaydı maç öyle muazzam bir şekilde bitmezdi. Tromso maçlarında mutlak hakimiyet fakat 1 şanssız yenilgi, yanında harika bir galibiyet ve tabii ki bir önceki maçımız Antep... Antep'te rakibe göre kurulmuş bir 11, eksikleri olmasına rağmen oyunu domine etti ve kolay bir galibiyet aldı.
Geçen yıl takım çok fazla baskı yediğinde Hilbert gerek sağdan, gerekse ortadan topu ileriye doğru dribbling ederek taşır ve savunmayı rahatlatırdı. Kaptırdığı çok oldu, o zaman sorunda yaratırdı ama bunları saymazsak bile en kötü ciddi bir pas yolu alternatifi oluştururdu. Onun gidişiyle yerine gelen Serdar Kurtuluş harika bir defansif katkı sağlıyor olsa bile topla yol kat ettiğinde adeta bir Servet Çetin imajı çiziyor. Her ne kadar modern sağ bek bindirmelerini de başarıyla gerçekleştiriyor olsa da aranılan kan değildi. Üst sınıf takımlara baktığımızda her iki bekinde Hilbert vari (tabii ki çok daha teknik olanları) oyunculardan seçildiğini görüyoruz. Örneğin Mou, harika bir sağ bek performansı gösteriyor olmasına rağmen Ramos'tan bu yüzden vazgeçmiş ve Arbeloa'yı oraya monte etmişti. Solda Coentrao-Marcelo ikilisiyle birlikte yenilen baskılarda oyunun farklı bir kanata yöneltilmesiyle mükemmel bir kontra organizasyona takımca girişilebiliyordu. Yine aklımdaki güzel örneklerden biri Jose Enrique - Glen Johnson ikilisi olabilir.
Beşiktaş'ın temel sorunu da zaten buradaydı. Sağdan çıkamayacağın belli oldu.Soldan çık o zaman derdik ama sol bek eksikliğinde oraya monte edilen Ersan'da Serdar Kurtuluş'tan farklı bir hücum performansı ortaya koyamadı, hatta ona yaklaşamadı. Elazığspor ve Manisaspor dönemlerinde sık sık sol bek oynamış ve mevkiiyi de biliyor olmasına rağmen o döneme göre değişen fiziği, ayrıca yıllardır oraya uğramamış olması onda büyük bir handikap yaratıyordu. Beşiktaş'ın tek oyun kurma yetisine sahip stoperi Escude'de zaten 1 yıl oynamamanın verdiği hantallığı üstüne atmaya çalışırken tek başına yükü kaldıramıyordu. İş yine en geriye kadar gelen Oğuzhan-Fernandes hatta her yerde kademeye girmesi ve ardından gecede taksiye çıkmasıyla ünlenen Atiba'ya kalıyordu. Takım, baskı yediğinde istemediği halde geriye itilmek zorunda kalıyordu. Çözüm çok basitti, ve Önder Özen bu çözümü Brezilya'dan buldu: Ramon Motta
"20 top kazanma, 41 kez pas opsiyonu olma, hepsinde topla buluşma ve 46/48 isabetle takımdaki en iyi pas isabetine sahip olma"
Büttner, Holebas gibi oyuncuların ismi sol bek için anılırken birçok kendine mükemmel scout ve analizci diyen isim tarafından alınmazsa Beşiktaş bu sene de her şeyi kaybeder, bu zihniyetle olmazcılara inat Önder Özen Brezilya'dan Ramon Motta'yı takıma katar. Büttner transferinin çıkmaza girmesiyle herkes B planı olarak Holebas'ı görürken getirilen Ramon Motta, aslında bir dönemler Brezilya'da wonderkid olarak görülmesine rağmen çıkışını o yönde gerçekleştirememiş bir isimdi. Geldiği gibi ilk hazırlık maçında sol açık olarak denenen ve İsmail'le birlikte de iyi bir uyum sağlayan Motta, hemen ardından ilk resmi maçına Beşiktaş için sezonun ilk önemli sınavında çıkar.
Üstte paylaştığım oyuncu istatistikleri Ramon Motta'nın Bursaspor maçındaki performansını göstermektedir. Ayrıca Motta, yine 2-3 paragraf önce yazdığım o aranılan adam performansını da ilk ciddi sınavında ortaya koymuş bir isimdir. Beşiktaş savunması için her şeyden önce sol tarafta bir pas opsiyonu olan Motta, topa hakimiyeti ve üst düzey tekniği ile o kanatta inanılmaz bir performans gösterdi.
"Bek aldın mı Brezilya'dan alacaksın." düşüncesini kanıtlar nitelikte bir performans gösteren Motta, arkayı düşünmesine gerek kalmayan ve Milli Takım'da motive olan Olcay'ın da performansını otomatik olarak yükseltmeyi başardı. Üstüne üstlük Bilic ve Önder Özen'in mükemmel analiz yeteneklerinin konuştuğunu ve bu kanattan Bursaspor'un yıkıldığını söylersek abartmış olmayız. Ama orası biraz sonra...
Beşiktaş'ta bir önemli korku ise bu sezonun belki de takımdaki en önemli ismi olan Veli Kavlak'tı. Bir dönem Sabri, Selçuk Şahin kademesinde dalgalara konu olan bu isim Türkiye'ye sol açık olarak getirilmesinin ardından sürekli kademe kademe geri çekilmiş ve sonunda defansif orta saha olarak kendini bulmuştu. Yaptığı kusursuz topsuz alan savunmasının yanında ciğersizce yaptığı bitmek bilmeyen pres sayesinde adeta önündeki isimlerin daha az yorulmasına ve hücuma güvenle çıkmasına sebep oluyordu. Lakin sakatlık onu bu maç takımdan ayıracaktı. Çözümü basit oldu. Daha çok koşan takım!
Geçen yıl "Ernst 2 milyon dolara koşuyor, Hasan Türk 2 bin liraya. O zaman Hasan koşacak." gibi sığ ve dangalakça mantığa sahip olan Samet Aybaba'nın yanı sıra Bilic, gerçekten koşan bir takım yaratmayı başarma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bu maçta onun en güzel ispatlarından biriydi. Beşiktaşlı oyuncular dün oynanan maçta 116.7km koşarak Türkiye liglerindeki en yüksek koşu mesafesine ulaştı ve bir rekor kırdı. Beşiktaş koştu, ama boş koşmadı.
Veli'nin yokluğunda Atiba - Fernandes - Oğuzhan üçlüsü gibi defansif sertlikten yoksun, kırılgan bir orta saha tercihiyle maça başlayan Beşiktaş, yine Veli'nin yokluğunu alan ve takım presiyle ileride basarak en iyi şekilde kapatmaya çalıştı. Bursa orta sahasında Beluschi'nin olmayışı biraz ekmeğimize bal sürmüş ve Batalla'yı da etkisiz bırakmış olsa da Beşiktaş, yaptığı 90 dakikalık pres ile Bursaspor'un oyun kurmasını engellemiş ve hemen hemen kalesinde ciddi pozisyonlar bile görmemişti.
Takım, gerçek bir takım olmayı başarmış gibi gözüküyorken kenardan gelen Necip'in bile 25 dakika da hatasız bir oyunla koştuğu 3 km taraftara umut veriyordu. Tek bir transfer hamlesi ile takım Bilic'in hayallerine bir adım daha yaklaşırken deplasmandaki en zor sınavlarından birinden harika bir skorla ayrılıyordu.
"Başbakan Önder Özen, Çare Bilic"
Bilic'in yaratmaya çalıştığı top kendinde değilken önde basarak rakibin oyun kurmasını olabildiğince engellemeye çalışan ve topu aldığında da meşin yuvarlağa olabildiğince fazla sahip olarak, gerekirse en geriden oyun kurarak her kanaldan rakip savunmayı delmeye çalışan takım profili dün tam anlamıyla Bursaspor karşısında kendini gösterdi. Geçen yıl Samet Aybaba'nın şansa üçüncü yaptığı takımdaki başı kesik tavuk gibi hücuma kalkma profilini geride bırakan Beşiktaş'ta övgüleri en az Bilic kadar Önder Özen'de hak ediyor.
Bilic, modern futbola hakim ve hücum futbolunun gereklerini de çok iyi bilen bir hoca olmasının yanında kendisini de ülkenin içinden geçtiği böyle bir dönemde taraftarlara sevdirmeyi başardı. Hayat tarzı, imajı ve arkasındaki destek ile sahada da öz güveniyle oyunu en iyi şekilde okuyan ve hiç korkmayan Bilic, şüphesiz en büyük desteği Önder Özen'den alıyor. Önder Özen, iyi bir futbol direktörü ve scout olmasının yanında unutulmaması gerekiyor ki harika bir analiz uzmanıdır.
Zico döneminde harika performanslar ortaya koyan Fenerbahçe'nin analisti Önder Özen'den başkası değildi. Her rakibi en iyi şekilde inceleyen ve durumları Zico'ya raporlayan Özen, Fener'in başarısının arkasındaki en önemli isimlerden biriydi. Bu huyu burada da devam ediyor olsa gerek ki Bilic'le birlikte şimdiye kadar oynanan her maçta "rakibe göre" davranarak başarıdan başarıya uçmaya başladılar. Bu maçta ise şüphesiz Beşiktaş'ın sürekli Bursaspor'un sağ kanadından saldırıyor olmasında onun parmağı vardır diyebiliriz.
Geleceğin en iyi Türk sağ beki olarak gösterilen ve geçen yıl Samet Aybaba'nın adam olmaz diye takıma aldırmadığı Şener, her ne kadar iyi hücum performansları gösterse de yoğun baskı altında defansif olarak çoğu zaman büyük hatalara imza atabiliyor. Bu maçta yer yer Fernandes'in o kanada kayması ve oyunu oradan kurması, Oğuzhan'ın da düzenli olarak oraya kaykılarak oynamasının yanı sıra arkadan gelen Motta'nın sürekli ileriye çıkarak verdiği desteğiyle de çoşan Olcay'ın o kanatta Şener'e hayatının en acı anlarından birini yaşatmış olması sadece ve sadece teknik analizler sonucu ortaya çıkabilecek bir durumdu. Öyle ki Daum bu baskıyı kırmak için Kazım'ı oyuna almak zorunda kaldı ve istemeden orta sahadaki takım direncini kırmak zorunda kaldı. Bu dakikadan sonra Beşiktaş için işler daha da kolay oldu nitekim Beluschi yokluğunda Bursaspor orta sahası topu ayağında iyice tutamamaya başladı. Bu taktik hamleler Bursaspor'u karmaşaya sürükledi ve cezalar hemen kesildi. Sonuç belli, sıradaki gelsin.
Önder Özen'ın harika takım mühendisliğinin yanında Bilic'in üstün yönetim becerileri ilk etapta başarılı olmuş gibi gözüküyor. Avrupa'da olmadığı bir sezonda çok az yüksek ciddiyetli maça çıkacak olan Beşiktaş, FB ve GS deplasmanları kadar büyük öneme sahip Bursa'dan 3 puanı hatasız bir oyun ile çıkarmayı başardı. Üstüne üstlük geçmişte oynadığı 6 resmi maçta 4 gol yemiş olmasına rağmen bu gollerin hiçbirini de organize bir atak sonucunda yemedi. (2 hatalı penaltı, 2 stoper hatasıyla kaleciyle karşı karşıya kalma) Bir diğer önemli sınav ise tabii ki gelecek hafta, Bilic 2. haftadan beri özellikle bu maça hazırlanıyor. Gerek yerinde gerekse de Nevizade de GS'li taraftarlarla rakibini analiz etmeye çalışan Bilic ve tabii ki Önder Özen, şimdiye kadar yaptıkları doğru hamleleri devam ettirip Galatasaray'dan da 3 puan çıkartmayı başaracaklar mı?
O değilde, Sadri Alışık'ın Banazlı Ali performansı ne kadar üst düzeymiş...
Etiketler:
Beşiktaş,
bursaspor,
olcay,
önder özen,
ramon motta,
slaven bilic,
şener özbayraklı,
türkiye süper ligi
15 Temmuz 2013 Pazartesi
Kasımpaşa'da Beşiktaş...
İnönü Stadı'nın yıkılması ve yeni stadın yapılma sürecinde Beşiktaş'ın maçlarını nerede oynayacağı muallaktı. Şükrü Saraçoğlu, Türk Telekom Arena isimleri bile geçti. En son Başakşehir ve Zeytinburnu Stadı da seçeneklere eklenmişti. Her ne kadar metro yapılmış olsa da Olimpiyat Stadı en son ve en kötü tercih olacaktı. Sonunda açıklama geldi ve Kasımpaşa'nın Recep Tayyip Erdoğan Stadı'nda karar kılındı. Anlaşma bu hafta içinde imzalanacak deniyor. Peki bu ne kadar doğru bir tercih?
Öncelikle saha içi konusuyla başlayalım. Olimpiyat Stadı'nda oynayan bir takım hiç bir zaman başarılı olamaz. Tribünlerin sahaya olan uzaklığı ve stadın büyüklüğü nedeniyle dolmayan tribünlerden dolayı rakibe bir baskı kuramazsınız. Bu yüzden Beşiktaş yönetimi diğer alternatiflere yöneldi. En başından beri dediğim gibi Türk Telekom Arena Galatasaray'ın, Şükrü Saraçoğlu ise Fenerbahçe'nin mabedidir. Bu mabedlerde Beşiktaş iç saha maçı yapmamalıdır. Ben nasıl İnönü Stadı'nda bu iki ezeli rakibin iç saha maçı yapmaması gerektiğini düşünüyorsam, aynı saygıyı onlara da göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunu bir Beşiktaşlı olarak değil bir futbolsever olarak söylemek benim görevimdir.
Diğer alternatifler ise doğru tercihlerdi. Kapasiteleri düşük olsa bile Beşiktaş'ın taraftarının gücü ortadadır ve bu statlarda rakibi çok güzel baskı altına alabilirsiniz. Semte de yakın olması sebebiyle de Kasımpaşa Stadı tercih edildi diye düşünüyorum. Stadın handikabı ise birbirinden ayrı üç tribünü olması.
Saha dışı boyutuna bakarsak, Kasımpaşa taraftarı ile Beşiktaş taraftarının arasının iyi olmadığını hepimiz biliyoruz. Bunun üstüne en son Gezi olaylarında Çarşı'nın ön plana çıkması ve hatta kurucularından kişilerin de terör örgütü kurmak suçuyla gözaltına alınması da cabası. En son olarak da Kasımpaşa taraftar grubunun bir açıklama ile Beşiktaş'ın maçlarını statlarında oynamalarını istememesi ve eski husumeti canlandıracağını söylemeleri de olayın ne boyutta olduğunu gösteriyor.
Bu üç nedenden dolayı ben Beşiktaş'ın bu sene kaç maçı seyircili oynayabileceğini merak ediyorum. Gerek Haziran ayında yaşananlar ve stadın ismi nedeniyle taraftarın takınacağı tavır gerekse de Kasımpaşa ve Beşiktaş taraftarının karşılıklı takınacağı tavır bunu belirleyecek. Hepimizin gönlünden geçen ise sorunsuz, kazasız, belasız olabildiğince az cezalı bir sezon bizimle olsun.
28 Haziran 2013 Cuma
Herkesin İçinde Vardır Masum Bir Piç, Gelsin Artık Slaven Bilic
Aslında bu yazıyı daha önce yazmayı planlıyordum ama hem UEFA'dan gelen karar, hemde iş güç derken Bilic'in hava alanında yaptığı ilk açıklamaya kadar sarkıttık. "En Büyük Beşiktaş" şeklinde Türkçe yaptığı jest ve kısa basın toplantısıyla birlikte onunla eğlenceli bir sene geçireceğimiz çoğu kişi tarafından düşünülüyor olsa gerek. Sportif olarak başarılı olacak mı olmayacak mı bilinmez fakat yıllardır dillere plesenk olan ve aslında özlenimini duyduğumuz "Beşiktaş'lı Duruşu" tabirini de sonuna kadar taşıyacağına emin olabiliriz.
Benim yaşım tutmaz. Bize hep anlatılırdı Beşiktaş öyle, Beşiktaş böyle diye. Futbolla ilgilenmeye başladığım dönemden beri sadece başarıya odaklı olarak yönetilen fakat ilk üç takımı olmaktan öteye gidemeyen bir Beşiktaş görmüştüm. Geçmişi anlatılan günümüzün Beşiktaş'ında da öyle ahım şahım şeyler yoktu. Bize anlatılan Beşiktaş, hiçbir zaman endüstriyel futbola hizmet etmeyen ve sadece taraftarına futboldan zevk almasını sağlayan bir takımdı. Sadece günlük sorunlarını kenara itip futboldan zevk almaya çalışanların desteklediği takımdı. Özellikle 80 sonrası kendini hiçbir yere ait hissetmeyenlerin takımıydı. Özellikle 90'larda bu takımın taraftar kitlesine baktığımızda çoğunlukla solculardan, işçilerden, eşcinsellerden veya eğitim seviyesi yüksek kişilerden oluştuğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Almanın St. Pauli'si kadar olmasa da Türkiye için ötekilerin ya da ötekileştirilenlerin takımı Beşiktaş olmuştu. Peki ne oldu?
2000'ler ve sonrası Beşiktaş endüstriyel futbola hızla yenik düşerken, sonun başlangıcı olarak Yıldırım Demirören'in başkanlığa seçilmesi şuan aradığımız o duruşunda, Beşiktaş'ın da kimliğini değiştirir hale getirdi. Ötekilerin takımı artık sıradan bir endüstriyel futbol takımı haline dönüşmeye başlamış ve gereksiz yere kendisini Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesinin arasına sokmaya çalışmıştı. Her geçen gün Çarşı dahil taraftar gruplarının da bilinçlerini kaybetmesi, ötekilerin tribünden uzaklaşmasına ve sorumsuz bir taraftar kitlesinin çevreye hüküm sürmeye başlamasına sebep olmuştu. Demirören dönemi Beşiktaş'ın en karanlık dönemiydi ve Beşiktaş neredeyse kimliğini kaybetmek üzereydi.
Ne mi oldu? Kimileri için felaket ama bana kalırsa Beşiktaş'ın kurtuluşunun başlangıcı olduğu için mucize... Şike davası sonucu Demirören, Recep Tayyip Erdoğan'ın futboldaki kuklası olmak için Federasyon başkanlığına doğru yol alırken Beşiktaş'ın başkanlığına Fikret Orman geldi. İlk sezonu hatalarla geçmiş olsa da Beşiktaşlılık olarak adlandırdığımız bu duruşu kısmen de olsa sergilemeyi başardı. Kulüp menfaatleri için muhalif olmamak ve korkak politika izlemesi eminim kendisi de koyuyordur. Bir çok kötü karar ve hatasına rağmen herkes şunun bilincindeki en azından "gerçek bir Beşiktaşlı" kulübün başkanlığını yapıyor.
Geldik ikinci seneye, yine başlığı attık uzun bir giriş yaptık ama son bu gerçekten. Kulüp içindeki ilk yıl esasen Fikret Orman'ı kandıran ve kulübü sömüren kemirgenlerin gölgesi altında geçti. Altınsay'ın, Cem Bilge'nin, Mesut Urgancılar gibi isimlerin küstürülmesi ve Tamer Kıran, Levent Erdoğan gibi kan emicilerin kulübe hakim olmaya çalışması neyse ki sonunda Fikret Orman tarafından fark edildi ve sonuçlar malum. Fikret Orman tecrübenin en ağırlarından birini yaşayarak öğrenmişti ve artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
İlk hamle bu ülkede futbol organizasyonu diyince akla gelebilecek en yetkin isimlerden biriyle anlaşmak oldu. Beşiktaşlı duruşuna harfiyen uygun, görüşleriyle ve fikirleriyle bile medyayı ezebilen bir insan olan Önder Özen takımın başına getirildi. Teknik direktörlük arayışları devam ederken ülke tarihinin en önemli olaylarından birinin meydana gelmesi ise süreci baştan sona değiştirdi.
31 Mayıs sabahı yataklarımızdan kalktığımızda hiç kimse gün sonunda gelinen noktayı hayal edemezdi. Korku ve baskı ile sürekli bastırılan kesim "artık yeter" diye sokaklara inmiş ve faşist zihniyetli hükümete karşı ayaklanmıştı. İlk gün bitmeden ötekilere destek vermek için yine öteki kimliğini bu sefer tamamen hatırlayan Çarşı'da sokaklara inmişti. Yıllarca çeşitli etkinlikleriyle hep ötekilerin yanında olmaya devam etmişti Çarşı ama Beşiktaş'ın bozulması resmen ona da yansımıştı. O da bozuluyordu, ama onlarda Fikret Orman sonrası Beşiktaş gibi gidişe dur demek için bir fırsat yakalamıştı. Ve dur dediler... Bu işte o kadar başarılı oldular ki ülkenin başbakanı onlara "TERÖRİST" sıfatını yakıştırdı ama ünlerinden faydalanmak için toplama kampı mitinginde çakma Çarşı bayrakları açtırdı.
Çarşı 1982'de kurulduğundan beri ötekilere sahip çıkmaya, unutulanları hatırlatmaya çalışmıştı. Gezi Parkı olayları sırasında yaptıklarıyla bir kez daha hatırlattılar. Onlara sırtlarını çoktan dönmüş olan benim gibi Beşiktaşlılar bile semte inerek, gerekte Gezi Parkı'nda Çarşı'ya Beşiktaş'ın kendisiymiş gibi sahip çıktılar. Çarşı ve Beşiktaş hiç olmadığı kadar bir araya gelmiş ve adeta "ötekilerin takımı" niye geçmişte bu ünvanı hak etmiş ki diye soranlara tokat gibi cevabını vermişti. 3 Temmuz sürecinde biz uyurken olayları gören önemli bir kesim Fenerbahçe taraftarının da Çarşı'ya sürekli destek vermesi, Beşiktaş'ı rekabetin bir kısmı olarak değilde eskisi gibi dost görmelerine sebep olmuş mudur bilinmez ama Demirören dönemi oluşturulan düşmanlığın dostluğa dönüştüğü artık kesin gibi bir şey...
Çarşı bu kadar aktifken ve Beşiktaş artık özüne tamamiyle dönmüşken kulübün bunu lehine çevirmesi gerekiyordu. Ne yapılacaktı? Stad yüzünden kulüp tepki koyamıyor. Çoğu iş adamı yönetici faşist yönetimi karşısına almak istemiyor. Duruş gerekiyordu. O duruşa sahip bir adam gerekiyordu.
Bana kalırsa onca TD ismi geçerken ve hatta Prosinecki ile anlaşmaya neredeyse çok yakınken iplerin hepsiyle kopup bir anda Rusya'dan Bilic'in getirtilmesi tesadüf olamaz. Önder Özen en başından beri Bilic listemdeydi dese de olayların tam üstüne, biz artık onu unutmuşken onun getirtilmesi tesadüf olamaz. Olabilir mi? Dinle o zaman...
Slaven Bilic... Babası 1971 yılında o dönemlerde Yugoslavya'ya bağlı Hırvatistan'da başlayan ve son dönemlerde Hırvat Baharı olarak adlandırılan ayaklanmanın liderlerinden biriydi. Otonomi hakkı için yapılan bu ayaklanma sonucunda bir millet uykudan uyandırılmış ve sonucu geçte olsa görülmüştü. Lakin o dönemler küçük Slaven için hiçte hoş geçmemişti. Babasının liderlerden biri olması önceleri ailenin çok zorluk çekmesine sebep olmuş, ardından yine babasının fişlenmesinden dolayı Yugoslavya içindeki yaşamları ciddi anlamda çekilmez hale gelmişti. Bilic'in siyasi görüşleri de bu yaşlarda şekillenirken aykırı kişiliği de yine oturmaya başlamıştır. Babasına yapılanlar başkalarına yapılmasın diye öğrenim hayatını da buna göre şekillendirmiş ve hukuk okumuştu. Fakat başka bir hayali daha vardı.
1989 yılında profesyonel olarak doğduğu kentin takımı olan Hajduk Split'te futbola başlayan Bilic, kısa sürede göze batmayı başarmıştı. Lakin adını dünyaya tanıtan ilk şey performansı değil, Yugoslavya Milli Takımı'ndan kendisine gelen teklifleri üst üste reddediyor oluşuydu. Sebep mi? Basit. Babasına yıllardır zulüm yapanlar adına oynamayacaktı... Oynamadı. Taa ki Hırvatistan bağımsızlığını kazanıp, milli takımını kurunca koşarak onlar adına oynamaya gidene kadar...
Bilic futbolculuk kariyeri boyunca parlak dönemler geçirmiş olsa da çoğunlukla baş altı bir stoper olarak gösterilmişti. Aslında çok daha fazlası olabilecek bir adam iken aykırılığı o dönem için aşırıya kaçmıştı. Nitekim Avrupa'da gittiği kulüplerde o tip oyuncuları seven kulüpler olunca kendisi adına iyi bir kariyer çıkardığını söylemek mümkündü. Ama asıl parlamasını teknik direktörlük döneminde yapacaktı.
Futbola hem başladığı hemde bıraktığı kulüp olan Hajduk Split'te ilk antrenörlük deneyimine çıkan Bilic, ortalama sayılabilecek bir yıldan sonra Hırvatistan U-21 kadrosunun başına getirtilir. Efsanesi de burada başlar. Gençler ile kurduğu iletişim, oynattığı modern oyun ve tabii ki medya ilişkileri... Bilic'in takımı 2 sene boyunca çok başarılı olamaz ama jenerasyon onun önderliğinde inanılmaz bir gelişim göstermiştir. Genç futbolcular onu çok sevmektedir. Antrenörlüğün yanında müzisyende olan Bilic, ülkesinde çok tutulan Rawbau adlı bir rock grubunun da basçısı ve söz yazarı olarak gençler tarafından tanınmaktaydı. Sadece takımında çalıştırdıkları değil, ülkedeki her genç...
2006 yılında onlarca aday varken Kranjcar'dan boşalan koltuğa Bilic'in getirilmesi bu yüzden eleştirilmemişti. Nitekim 2006 yılından sonra Hırvatistan milli takımı 90'larda yaşadığı başarıları yeniden yaşamaya başlamıştı. Bunun mimarı da tabii ki genç yeteneklerle dolu kadrosuyla Slaven Bilic'ten başkası değildi.
Srna, Pranjic, Kranjcar, Drpic ve Eduardo gibi alt takımdan oyuncularını milli takıma monte eden Bilic, ayrıca o güne kadar fark edilmeyen Corluka, Seric ve Leko'ları da davet etti. 2006 Dünya Kupası'nda neredeyse dibi gören Hırvatistan Milli Takımı, 2008 Avrupa Şampiyonası'na İngiltere Milli Takımı'nı saf dışı bırakarak katılmaya hak kazandı. O dönem yardımcıları arasında eski dost Mrmic ve yeni dost Prosinecki'nin de olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, geçen haftaya kadar ki antrenör adayımız Prosinecki...
O turnuvada Hırvatistan garip bir favorilerden biri olarak gösteriliyordu. O turnuvada başlarına ne geldi en iyi de biz biliyoruz. Pletikosa'nın yıllar sonra Türk Telekom reklamında dediği "inanılmaz, bu olamazdı..." Türk Milli Takımı'nın öyle ya da böyle kurbanı olan parlak jenerasyon Bilic göreve başladığından beri ilk defa ağır bir darbe almıştı. Sanki durdurulamayacaklarmış gibi gözüken bir takım yenilmişti ve bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.
Bilic o zaman " Çok ilginç bir şekilde kazanıyorlar. Hem kaliteleri var hemde tarif edemeyeceğimiz bir şey var. Bu turnuvada onu sadece Türklerde gördüm. Böyle giderse final bile oynarlar. Bu yenilgiyi asla unutmayacağız ve yaşamımız boyunca aklımızda kalacak. " Kim bilir belki yıllar sonra milli takımı bıraktığında yine ilk görüştüğü takımın Beşiktaş olması, o zaman duyduğu bir hayranlıktan kalma düşüncedir. Bir arzudur, hırstır.
"Sadece inanç yetmez. Bizde inanıyoruz tabii ama kalite şart. Ve bizde gerçekten her yönden kaliteli oyunculara sahip bir takımız. Bu yüzden kaliteliyiz."
2008'de Türkiye gibi bir takım tarafından elendikten sonra Bilic'in o koltukta fazla oturmayacağı düşünülüyordu. Fakat öyle olmadı. Hırvatistan Futbol Federasyonu hocasının arkasında durdu ve yola devam dedi. Bunu demelerinin en temel sebebi oyuncular ile Bilic'in arasındaki inanılmaz bağdı. Bilic, oyuncularıyla kurduğu aile ortamı sayesinde sürekli başarılara koşuyordu. Zaman zaman aykırı davranışlarından ötürü birçok oyuncusuyla zor günler yaşasa da hiçbiriyle Fatih Terim vs. Fatik Tekke, İbrahim Toraman, Mehmet Topal tarzı küskünlüklere girip milli takım kapılarını onlar için kapatmadı. Dönem dönem çağırmadığı isimleri de gerçekten hak ettiğinde formasına kavuşturdu ve saygı/sevgi çerçevesinde bir takım kurmayı başardı.
Bilic'in yakaladığı başarının Hırvatistan'ı 2010 Dünya Kupası'nda da zirve adaylarından biri yapacağına dair inanışlar güçlenmeye başlamıştı. Ama kaderin cilvesi olsa gerek ki bir önceki turnuvada saf dışı bıraktıkları İngiltere, bu sefer onları saf dışı bırakmış ve Hırvatistan futbolun en büyük kupasına katılamamıştı. Türkiye yenilgisi sonrası bir kere daha tokat yiyen Bilic için yine bu sefer tamam derken onlar yine devam kararı aldı. İstikrar!
Kadro her geçen gün gençleşiyor ve Hırvatistan'ın oyun düzeni oturarak Avrupa'nın en sağlam takımlarından biri haline geliyordu. 2012 Avrupa Kupası için her şey yolundaydı. Kupa başlar, fakat Hırvatistan çok şanssız bir şekilde grupları geçemez. Artık tamam dedik, Bilic kovulur dedik ama kovulmadı. Hırvatistan federasyonu Bilic ile devam dedi. Lakin kendisi artık tamam diyerek, yorulduğunu ve kulüp çalıştırmak istediğini söyleyerek federasyondan ve oyuncularından affını diledi. Kötü bir ayrılık oldu, ama küskün taraf yoktu. Olması gerektiği gibi, medenice ve insani ...
Geçtiğimiz yıl turnuva sonrasında işi bırakan Bilic'e ilk ciddi taliplerden biri yine Beşiktaş'tı. İbrahim Altınsay'ın da desteklediği ve getirtmek istediği isimlerden biri olan Bilic, ta kaç paragraf önce dediğimiz gibi Tamer Kıran ve Levent Erdoğan lobisinin kurbanı oldu desek yeridir. Yıllık sadece 1.5 milyon euro gibi bir para isteyen Bilic'e bunu çok gören yönetim, onu askıya alır. Altınsay'ın istifasından sonra ise Bilic'in buraya gelmesine imkan yoktur. O da "teklifler arasında kafama en çok yatanı" dediği Rusya'da halkın takımı olan, Sovyet döneminde rejim karşıtlığıyla bilinen Lokomotiv Moskova'ya gider.
Aslında işler orada Bilic için çok iyi başlar. Fakat yönetim ve taraftar arasındaki gerginlik büyüdükçe büyür. Bilic yine taraftarın sevgilisidir ve yönetim tarafından bu sevilmez. Nitekim yer yer yönetime de karşı duruşunu gösterir. Yönetimci oyuncular ile de arası açılır ve çalkantılı geçen sezondan sonra Lokomotiv, ligi 9. bitirerek 1992'deki şampiyonluktan beri aldığı en kötü dereceyi alır. Yönetim suçu Bilic'in üstüne yıkar. Bilic'te sorumluluğu alır ve istifa etmeyi düşünür ama taraftar istemez. Bilic için gelecek belirsizdir ama ona yeni kapı eski dosttan tekrar açılır.
Bilic'in 4-5 gün önce Beşiktaş ile anlaştığı resmen duyurulmadan sadece 4 gün önce Lokomotiv ile resmen ayrıldığı açıklanır. Adeta o teklifi beklermişçesine Rusya'daki sözleşmesini askıya alan Bilic, direkt bu ülkeye adımını atar. Karar verme aşamasında yabancı kanallardan gördüğü (Yerli medyanın durumu malum) eylemciler ve tabii ki Çarşı grubunun yaptıkları onu etkilemiş olabilir mi? Bilemeyiz.
İlginç bir kariyer ve gittiği her yerde halkın adamı olmasıyla bilinen bir isim olan Bilic, Türkiye'de belki de gelebileceği en doğru adrese adımını attı. Öteki adam, ötekilerin takımına imza atarken ilk sözlerinden biri "gençler" oldu. Genç, dinamik ve kimliği olan bir Beşiktaş için atılmış en doğru hamlelerden biri yapıldı. Bunun baş mimarlarından biri olan Önder Özen ise üstte uzunca anlattığımız bu adamı Beşiktaş'a getirerek bir kez daha ne kadar üstün zekalı bir insan olduğunu gösterdi. Nokta atışı diye buna denir.
Oyuncular ile birebir iletişim kurmayı seven ve hiyerarşiden ziyade dostluğa inanan bir teknik direktör portresi Türkiye'de tutar mı bilemeyiz. Sosyal kişiliği, hızlı yaşantısı Türk medyası tarafından yerden yere vurulacak, onu sürekli aşağıya çekmeye çalışacaklar biliyoruz. Sportif olarak Türkiye şartlarına adapte olabilecek mi? Bilemeyiz. Ama bildiğimiz tek şey Beşiktaş'ın teknik direktörlük koltuğundaki adamın bizden biri olduğu ve takımın artık özünde olduğu gibi sadece ve sadece "çok daha eğlenceli" olacağıdır.
Hoş geldin Bilic...
İşin bayağı zor ama üzülme, eminim bu taraftar seni çok sevecek ve temennim odur ki yıllarca birlikte olacağız. Medya seni her aşağıya çekmeye çalıştığında bu taraftar sana sahip çıkacak. Çünkü sen hepsinden daha farklısın, burayı sadece "iş" olarak görmüyorsun. Buraya bir amaç uğruna geldin.
O yüzden taraftar seni "Bize bira yasak, ayran iç Bilic" diye karşıladı. Eninde sonunda bunu anlayacağını biliyor.
Umuyoruz ki nice güzel yıllar geçiririz!
Benim yaşım tutmaz. Bize hep anlatılırdı Beşiktaş öyle, Beşiktaş böyle diye. Futbolla ilgilenmeye başladığım dönemden beri sadece başarıya odaklı olarak yönetilen fakat ilk üç takımı olmaktan öteye gidemeyen bir Beşiktaş görmüştüm. Geçmişi anlatılan günümüzün Beşiktaş'ında da öyle ahım şahım şeyler yoktu. Bize anlatılan Beşiktaş, hiçbir zaman endüstriyel futbola hizmet etmeyen ve sadece taraftarına futboldan zevk almasını sağlayan bir takımdı. Sadece günlük sorunlarını kenara itip futboldan zevk almaya çalışanların desteklediği takımdı. Özellikle 80 sonrası kendini hiçbir yere ait hissetmeyenlerin takımıydı. Özellikle 90'larda bu takımın taraftar kitlesine baktığımızda çoğunlukla solculardan, işçilerden, eşcinsellerden veya eğitim seviyesi yüksek kişilerden oluştuğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Almanın St. Pauli'si kadar olmasa da Türkiye için ötekilerin ya da ötekileştirilenlerin takımı Beşiktaş olmuştu. Peki ne oldu?
2000'ler ve sonrası Beşiktaş endüstriyel futbola hızla yenik düşerken, sonun başlangıcı olarak Yıldırım Demirören'in başkanlığa seçilmesi şuan aradığımız o duruşunda, Beşiktaş'ın da kimliğini değiştirir hale getirdi. Ötekilerin takımı artık sıradan bir endüstriyel futbol takımı haline dönüşmeye başlamış ve gereksiz yere kendisini Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesinin arasına sokmaya çalışmıştı. Her geçen gün Çarşı dahil taraftar gruplarının da bilinçlerini kaybetmesi, ötekilerin tribünden uzaklaşmasına ve sorumsuz bir taraftar kitlesinin çevreye hüküm sürmeye başlamasına sebep olmuştu. Demirören dönemi Beşiktaş'ın en karanlık dönemiydi ve Beşiktaş neredeyse kimliğini kaybetmek üzereydi.
Ne mi oldu? Kimileri için felaket ama bana kalırsa Beşiktaş'ın kurtuluşunun başlangıcı olduğu için mucize... Şike davası sonucu Demirören, Recep Tayyip Erdoğan'ın futboldaki kuklası olmak için Federasyon başkanlığına doğru yol alırken Beşiktaş'ın başkanlığına Fikret Orman geldi. İlk sezonu hatalarla geçmiş olsa da Beşiktaşlılık olarak adlandırdığımız bu duruşu kısmen de olsa sergilemeyi başardı. Kulüp menfaatleri için muhalif olmamak ve korkak politika izlemesi eminim kendisi de koyuyordur. Bir çok kötü karar ve hatasına rağmen herkes şunun bilincindeki en azından "gerçek bir Beşiktaşlı" kulübün başkanlığını yapıyor.
Geldik ikinci seneye, yine başlığı attık uzun bir giriş yaptık ama son bu gerçekten. Kulüp içindeki ilk yıl esasen Fikret Orman'ı kandıran ve kulübü sömüren kemirgenlerin gölgesi altında geçti. Altınsay'ın, Cem Bilge'nin, Mesut Urgancılar gibi isimlerin küstürülmesi ve Tamer Kıran, Levent Erdoğan gibi kan emicilerin kulübe hakim olmaya çalışması neyse ki sonunda Fikret Orman tarafından fark edildi ve sonuçlar malum. Fikret Orman tecrübenin en ağırlarından birini yaşayarak öğrenmişti ve artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
İlk hamle bu ülkede futbol organizasyonu diyince akla gelebilecek en yetkin isimlerden biriyle anlaşmak oldu. Beşiktaşlı duruşuna harfiyen uygun, görüşleriyle ve fikirleriyle bile medyayı ezebilen bir insan olan Önder Özen takımın başına getirildi. Teknik direktörlük arayışları devam ederken ülke tarihinin en önemli olaylarından birinin meydana gelmesi ise süreci baştan sona değiştirdi.
31 Mayıs sabahı yataklarımızdan kalktığımızda hiç kimse gün sonunda gelinen noktayı hayal edemezdi. Korku ve baskı ile sürekli bastırılan kesim "artık yeter" diye sokaklara inmiş ve faşist zihniyetli hükümete karşı ayaklanmıştı. İlk gün bitmeden ötekilere destek vermek için yine öteki kimliğini bu sefer tamamen hatırlayan Çarşı'da sokaklara inmişti. Yıllarca çeşitli etkinlikleriyle hep ötekilerin yanında olmaya devam etmişti Çarşı ama Beşiktaş'ın bozulması resmen ona da yansımıştı. O da bozuluyordu, ama onlarda Fikret Orman sonrası Beşiktaş gibi gidişe dur demek için bir fırsat yakalamıştı. Ve dur dediler... Bu işte o kadar başarılı oldular ki ülkenin başbakanı onlara "TERÖRİST" sıfatını yakıştırdı ama ünlerinden faydalanmak için toplama kampı mitinginde çakma Çarşı bayrakları açtırdı.
Çarşı 1982'de kurulduğundan beri ötekilere sahip çıkmaya, unutulanları hatırlatmaya çalışmıştı. Gezi Parkı olayları sırasında yaptıklarıyla bir kez daha hatırlattılar. Onlara sırtlarını çoktan dönmüş olan benim gibi Beşiktaşlılar bile semte inerek, gerekte Gezi Parkı'nda Çarşı'ya Beşiktaş'ın kendisiymiş gibi sahip çıktılar. Çarşı ve Beşiktaş hiç olmadığı kadar bir araya gelmiş ve adeta "ötekilerin takımı" niye geçmişte bu ünvanı hak etmiş ki diye soranlara tokat gibi cevabını vermişti. 3 Temmuz sürecinde biz uyurken olayları gören önemli bir kesim Fenerbahçe taraftarının da Çarşı'ya sürekli destek vermesi, Beşiktaş'ı rekabetin bir kısmı olarak değilde eskisi gibi dost görmelerine sebep olmuş mudur bilinmez ama Demirören dönemi oluşturulan düşmanlığın dostluğa dönüştüğü artık kesin gibi bir şey...
Çarşı bu kadar aktifken ve Beşiktaş artık özüne tamamiyle dönmüşken kulübün bunu lehine çevirmesi gerekiyordu. Ne yapılacaktı? Stad yüzünden kulüp tepki koyamıyor. Çoğu iş adamı yönetici faşist yönetimi karşısına almak istemiyor. Duruş gerekiyordu. O duruşa sahip bir adam gerekiyordu.
Bana kalırsa onca TD ismi geçerken ve hatta Prosinecki ile anlaşmaya neredeyse çok yakınken iplerin hepsiyle kopup bir anda Rusya'dan Bilic'in getirtilmesi tesadüf olamaz. Önder Özen en başından beri Bilic listemdeydi dese de olayların tam üstüne, biz artık onu unutmuşken onun getirtilmesi tesadüf olamaz. Olabilir mi? Dinle o zaman...
Slaven Bilic... Babası 1971 yılında o dönemlerde Yugoslavya'ya bağlı Hırvatistan'da başlayan ve son dönemlerde Hırvat Baharı olarak adlandırılan ayaklanmanın liderlerinden biriydi. Otonomi hakkı için yapılan bu ayaklanma sonucunda bir millet uykudan uyandırılmış ve sonucu geçte olsa görülmüştü. Lakin o dönemler küçük Slaven için hiçte hoş geçmemişti. Babasının liderlerden biri olması önceleri ailenin çok zorluk çekmesine sebep olmuş, ardından yine babasının fişlenmesinden dolayı Yugoslavya içindeki yaşamları ciddi anlamda çekilmez hale gelmişti. Bilic'in siyasi görüşleri de bu yaşlarda şekillenirken aykırı kişiliği de yine oturmaya başlamıştır. Babasına yapılanlar başkalarına yapılmasın diye öğrenim hayatını da buna göre şekillendirmiş ve hukuk okumuştu. Fakat başka bir hayali daha vardı.
1989 yılında profesyonel olarak doğduğu kentin takımı olan Hajduk Split'te futbola başlayan Bilic, kısa sürede göze batmayı başarmıştı. Lakin adını dünyaya tanıtan ilk şey performansı değil, Yugoslavya Milli Takımı'ndan kendisine gelen teklifleri üst üste reddediyor oluşuydu. Sebep mi? Basit. Babasına yıllardır zulüm yapanlar adına oynamayacaktı... Oynamadı. Taa ki Hırvatistan bağımsızlığını kazanıp, milli takımını kurunca koşarak onlar adına oynamaya gidene kadar...
Bilic futbolculuk kariyeri boyunca parlak dönemler geçirmiş olsa da çoğunlukla baş altı bir stoper olarak gösterilmişti. Aslında çok daha fazlası olabilecek bir adam iken aykırılığı o dönem için aşırıya kaçmıştı. Nitekim Avrupa'da gittiği kulüplerde o tip oyuncuları seven kulüpler olunca kendisi adına iyi bir kariyer çıkardığını söylemek mümkündü. Ama asıl parlamasını teknik direktörlük döneminde yapacaktı.
Futbola hem başladığı hemde bıraktığı kulüp olan Hajduk Split'te ilk antrenörlük deneyimine çıkan Bilic, ortalama sayılabilecek bir yıldan sonra Hırvatistan U-21 kadrosunun başına getirtilir. Efsanesi de burada başlar. Gençler ile kurduğu iletişim, oynattığı modern oyun ve tabii ki medya ilişkileri... Bilic'in takımı 2 sene boyunca çok başarılı olamaz ama jenerasyon onun önderliğinde inanılmaz bir gelişim göstermiştir. Genç futbolcular onu çok sevmektedir. Antrenörlüğün yanında müzisyende olan Bilic, ülkesinde çok tutulan Rawbau adlı bir rock grubunun da basçısı ve söz yazarı olarak gençler tarafından tanınmaktaydı. Sadece takımında çalıştırdıkları değil, ülkedeki her genç...
2006 yılında onlarca aday varken Kranjcar'dan boşalan koltuğa Bilic'in getirilmesi bu yüzden eleştirilmemişti. Nitekim 2006 yılından sonra Hırvatistan milli takımı 90'larda yaşadığı başarıları yeniden yaşamaya başlamıştı. Bunun mimarı da tabii ki genç yeteneklerle dolu kadrosuyla Slaven Bilic'ten başkası değildi.
Srna, Pranjic, Kranjcar, Drpic ve Eduardo gibi alt takımdan oyuncularını milli takıma monte eden Bilic, ayrıca o güne kadar fark edilmeyen Corluka, Seric ve Leko'ları da davet etti. 2006 Dünya Kupası'nda neredeyse dibi gören Hırvatistan Milli Takımı, 2008 Avrupa Şampiyonası'na İngiltere Milli Takımı'nı saf dışı bırakarak katılmaya hak kazandı. O dönem yardımcıları arasında eski dost Mrmic ve yeni dost Prosinecki'nin de olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, geçen haftaya kadar ki antrenör adayımız Prosinecki...
O turnuvada Hırvatistan garip bir favorilerden biri olarak gösteriliyordu. O turnuvada başlarına ne geldi en iyi de biz biliyoruz. Pletikosa'nın yıllar sonra Türk Telekom reklamında dediği "inanılmaz, bu olamazdı..." Türk Milli Takımı'nın öyle ya da böyle kurbanı olan parlak jenerasyon Bilic göreve başladığından beri ilk defa ağır bir darbe almıştı. Sanki durdurulamayacaklarmış gibi gözüken bir takım yenilmişti ve bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.
Bilic o zaman " Çok ilginç bir şekilde kazanıyorlar. Hem kaliteleri var hemde tarif edemeyeceğimiz bir şey var. Bu turnuvada onu sadece Türklerde gördüm. Böyle giderse final bile oynarlar. Bu yenilgiyi asla unutmayacağız ve yaşamımız boyunca aklımızda kalacak. " Kim bilir belki yıllar sonra milli takımı bıraktığında yine ilk görüştüğü takımın Beşiktaş olması, o zaman duyduğu bir hayranlıktan kalma düşüncedir. Bir arzudur, hırstır.
"Sadece inanç yetmez. Bizde inanıyoruz tabii ama kalite şart. Ve bizde gerçekten her yönden kaliteli oyunculara sahip bir takımız. Bu yüzden kaliteliyiz."
2008'de Türkiye gibi bir takım tarafından elendikten sonra Bilic'in o koltukta fazla oturmayacağı düşünülüyordu. Fakat öyle olmadı. Hırvatistan Futbol Federasyonu hocasının arkasında durdu ve yola devam dedi. Bunu demelerinin en temel sebebi oyuncular ile Bilic'in arasındaki inanılmaz bağdı. Bilic, oyuncularıyla kurduğu aile ortamı sayesinde sürekli başarılara koşuyordu. Zaman zaman aykırı davranışlarından ötürü birçok oyuncusuyla zor günler yaşasa da hiçbiriyle Fatih Terim vs. Fatik Tekke, İbrahim Toraman, Mehmet Topal tarzı küskünlüklere girip milli takım kapılarını onlar için kapatmadı. Dönem dönem çağırmadığı isimleri de gerçekten hak ettiğinde formasına kavuşturdu ve saygı/sevgi çerçevesinde bir takım kurmayı başardı.
Bilic'in yakaladığı başarının Hırvatistan'ı 2010 Dünya Kupası'nda da zirve adaylarından biri yapacağına dair inanışlar güçlenmeye başlamıştı. Ama kaderin cilvesi olsa gerek ki bir önceki turnuvada saf dışı bıraktıkları İngiltere, bu sefer onları saf dışı bırakmış ve Hırvatistan futbolun en büyük kupasına katılamamıştı. Türkiye yenilgisi sonrası bir kere daha tokat yiyen Bilic için yine bu sefer tamam derken onlar yine devam kararı aldı. İstikrar!
Kadro her geçen gün gençleşiyor ve Hırvatistan'ın oyun düzeni oturarak Avrupa'nın en sağlam takımlarından biri haline geliyordu. 2012 Avrupa Kupası için her şey yolundaydı. Kupa başlar, fakat Hırvatistan çok şanssız bir şekilde grupları geçemez. Artık tamam dedik, Bilic kovulur dedik ama kovulmadı. Hırvatistan federasyonu Bilic ile devam dedi. Lakin kendisi artık tamam diyerek, yorulduğunu ve kulüp çalıştırmak istediğini söyleyerek federasyondan ve oyuncularından affını diledi. Kötü bir ayrılık oldu, ama küskün taraf yoktu. Olması gerektiği gibi, medenice ve insani ...
Geçtiğimiz yıl turnuva sonrasında işi bırakan Bilic'e ilk ciddi taliplerden biri yine Beşiktaş'tı. İbrahim Altınsay'ın da desteklediği ve getirtmek istediği isimlerden biri olan Bilic, ta kaç paragraf önce dediğimiz gibi Tamer Kıran ve Levent Erdoğan lobisinin kurbanı oldu desek yeridir. Yıllık sadece 1.5 milyon euro gibi bir para isteyen Bilic'e bunu çok gören yönetim, onu askıya alır. Altınsay'ın istifasından sonra ise Bilic'in buraya gelmesine imkan yoktur. O da "teklifler arasında kafama en çok yatanı" dediği Rusya'da halkın takımı olan, Sovyet döneminde rejim karşıtlığıyla bilinen Lokomotiv Moskova'ya gider.
Aslında işler orada Bilic için çok iyi başlar. Fakat yönetim ve taraftar arasındaki gerginlik büyüdükçe büyür. Bilic yine taraftarın sevgilisidir ve yönetim tarafından bu sevilmez. Nitekim yer yer yönetime de karşı duruşunu gösterir. Yönetimci oyuncular ile de arası açılır ve çalkantılı geçen sezondan sonra Lokomotiv, ligi 9. bitirerek 1992'deki şampiyonluktan beri aldığı en kötü dereceyi alır. Yönetim suçu Bilic'in üstüne yıkar. Bilic'te sorumluluğu alır ve istifa etmeyi düşünür ama taraftar istemez. Bilic için gelecek belirsizdir ama ona yeni kapı eski dosttan tekrar açılır.
Bilic'in 4-5 gün önce Beşiktaş ile anlaştığı resmen duyurulmadan sadece 4 gün önce Lokomotiv ile resmen ayrıldığı açıklanır. Adeta o teklifi beklermişçesine Rusya'daki sözleşmesini askıya alan Bilic, direkt bu ülkeye adımını atar. Karar verme aşamasında yabancı kanallardan gördüğü (Yerli medyanın durumu malum) eylemciler ve tabii ki Çarşı grubunun yaptıkları onu etkilemiş olabilir mi? Bilemeyiz.
İlginç bir kariyer ve gittiği her yerde halkın adamı olmasıyla bilinen bir isim olan Bilic, Türkiye'de belki de gelebileceği en doğru adrese adımını attı. Öteki adam, ötekilerin takımına imza atarken ilk sözlerinden biri "gençler" oldu. Genç, dinamik ve kimliği olan bir Beşiktaş için atılmış en doğru hamlelerden biri yapıldı. Bunun baş mimarlarından biri olan Önder Özen ise üstte uzunca anlattığımız bu adamı Beşiktaş'a getirerek bir kez daha ne kadar üstün zekalı bir insan olduğunu gösterdi. Nokta atışı diye buna denir.
Oyuncular ile birebir iletişim kurmayı seven ve hiyerarşiden ziyade dostluğa inanan bir teknik direktör portresi Türkiye'de tutar mı bilemeyiz. Sosyal kişiliği, hızlı yaşantısı Türk medyası tarafından yerden yere vurulacak, onu sürekli aşağıya çekmeye çalışacaklar biliyoruz. Sportif olarak Türkiye şartlarına adapte olabilecek mi? Bilemeyiz. Ama bildiğimiz tek şey Beşiktaş'ın teknik direktörlük koltuğundaki adamın bizden biri olduğu ve takımın artık özünde olduğu gibi sadece ve sadece "çok daha eğlenceli" olacağıdır.
Hoş geldin Bilic...
İşin bayağı zor ama üzülme, eminim bu taraftar seni çok sevecek ve temennim odur ki yıllarca birlikte olacağız. Medya seni her aşağıya çekmeye çalıştığında bu taraftar sana sahip çıkacak. Çünkü sen hepsinden daha farklısın, burayı sadece "iş" olarak görmüyorsun. Buraya bir amaç uğruna geldin.
O yüzden taraftar seni "Bize bira yasak, ayran iç Bilic" diye karşıladı. Eninde sonunda bunu anlayacağını biliyor.
Umuyoruz ki nice güzel yıllar geçiririz!
Etiketler:
Beşiktaş,
hırvatistan,
önder özen,
slaven bilic,
Teknik Direktör
13 Mayıs 2013 Pazartesi
Feda sezonunda İnönü'ye veda...
İnsanın içinde hüzün var, bununla birlikte dışarı inanılmaz bir çoşku çıkıyor. Beyazlarla donatılmış İnönü Stadı'na veda günü idi 11 Mayıs Cumartesi günü. Saha dışındaki olaylardan aşırı sinirli ve yaralı girmiş taraftar stada girer girmez ortamın havasına kapılıp o coşkuya eşlik ediyordu.
Ben de son anda bilet bulan şanslı kişilerdendim. Ama bileti olmayıp içeri girmeyi deneseydiniz sizde girebilirdiniz. 30 bin kişilik stadda en aşa 40 bin kişi vardı. Ben hiç bir maç bu kadar dolu görmemiştim maçı. Beleş tepe bile ikinci yarı tribündeydi.
Daha içeri girer girmez bir koltuk kapıp "1,2,3 yetmez! 4,5,6, olsun! Metin, Ali, Feyyaz atsın, Beşiktaşım şampiyon olsun! tezaruhatına eşlik ettik. Resmen bir şampiyonluk kutlanıyordu içeride. Herkes ayrı bir çoşuyordu. Tribünlerden sekerek yapılan Siyah - Beyaz - Şampiyon - Beşiktaş tezaruhatı da bunu kanıtlar gibiydi.
Eski açıkta olacağım için biraz düşünceliydim. Bulunduğum yerdekilerde pek canlı değillerdi. Ama çok güzel yanıldım ve sonradan gelenlerle çok güzel bir ortam oldu. Eski açığın böyle bağırdığını ilk kez gördüm.
Maç tamamen bahane, kimse izlemiyordu. Herkes son kez İnönü'deki üçlüye eşlik ediyor ve tezaruhatlarla rekor kırıyordu Hele ki ilk yarının son 15 dakikası muazzamdı. İlk on dakika kapalı tek başına aldı götürdü derken, son beş dakika yeniyi bilmem ama eski açık da koptu. İnanılmaz bir destek vardı takıma. Tam olması gerekildiği gibi bir veda. Stadda bir çok insana dokunsanız ağlayabilirdi.
Maç sonunda sahaya inmedim, inemedim. İnmek istemedim. Orası kutsal zemin benim için. Herkesin ayak basabileceği bir yer değil. Koltuğumu "nazikçe" söküp, hatıra olarak onu aldım. Staddan çıkarken arkama bile bakamadım veda etmesini beceremediğim için.
Her takımın stadı taraftarı için özeldir, lakin benim için de İnönü Stadı yeri itibariyle dünyanın en güzel stadı. İnsan nasıl veda edebilir ki bu kadar sevdiği yere/şeye/kişiye...
Ne kadar modern olsa, ne kadar düzgün de olsa nedense İnönü'nün yıkılmasına gönlüm el vermiyor. Çok daha iyisi yapılacağı kesin, lakin anılarımız burada. Her tuğlada, her koltukta... Artık yıkım başlamadan önünden son kez geçeriz, göz yaşlarına hakim olabilirsek ne ala...
Not: En üstteki fotoğrafın orjinaline dilerseniz buradan ulaşabilirsiniz.
Ne kadar modern olsa, ne kadar düzgün de olsa nedense İnönü'nün yıkılmasına gönlüm el vermiyor. Çok daha iyisi yapılacağı kesin, lakin anılarımız burada. Her tuğlada, her koltukta... Artık yıkım başlamadan önünden son kez geçeriz, göz yaşlarına hakim olabilirsek ne ala...
Not: En üstteki fotoğrafın orjinaline dilerseniz buradan ulaşabilirsiniz.
O gün Beşiktaş'ta neler yaşandı?
Olayları anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. İnönü'deki son maç yüzünden içimizdeki büyük hüzün ama dışımızdaki coşkudan mı? Son anda bileti bulduğumdaki heyecanımdan mı? Yoksa semte giderken yol boyunca nerelerde kopsak düşüncelerini mi? Yoksa yediğimiz biber gazlarını mı? Öncelikle olayların nasıl başladığını ve o gün neler yaşadığımızı anlatayım. Öncesinde tarihi not edelim: 11 Mayıs 2013
Takriben saat beş gibi heykelin orada Şöhretler'de yediğimiz köfte üzerine tezaruhatlar yapıyorduk. Daha sonra arkadaşım, Kazan'ın orada yolu kapatmışlar, orası daha eğlenceli dediği için hızla o tarafa geçtik. Her zaman ki gibi klasik gelen arabayı sallama ve salma durumu vardı. Ortam çok güzeldi, arada yanan meşaleler tezaruhatlar... Yaklaşık 10 dakika sonra Dolmabahçe tarafından, ters şeritten iki tane yunus geldi ve yoldaki taraftarın üzerine motorunu sürerek, bağırmaya başladı. Polisin yolu açma mantığı insanların üzerine aracını sürmek. Daha sonra baya tepki topladılar ve havadan kutular ve şişeler gelmeye başladı polise. O an işte arkadaki motordaki polis tabancasını çıkarıp, önce etrafındakilere doğrulttu. Resmen kanım dondu. Canımızı emanet ettiğimiz, bizi korumasını beklediğimiz adam direk tabancasını vatandaşına çekebiliyordu. Sonrası malum zaten. Havaya boşalan şarjör. İnsanların etrafa kaçışması. Onca turistin, insanın önünde ülke imajı bu. Sonra olimpiyatlar için Tokyo Başbakanı'na bırakın, biz yapalım diye ağlarız.
Devamında hemen ufak bir polis grubu amiri ile geldi. Taraftara burada görev düşüyordu, o sınavı geçemedik. Havada uçuşan şişelerden korunmak isteyen polis bir iki tane biber gazı attı etrafa. Bir kaç taraftar polisin önünde, atmayın diye etraftakilere bağırıyordu. Bir kaç taraftar polis amiri ile konuşup, anlaşmaya çalışırken yine gelen şişeler oldu. Arada biber gazı da sağda solda patlıyordu derken su panzeri geldi ve... İşte polisin beklediği an oymuş da haberimiz yokmuş. Arkasına saklanan polis sağa sola, her yere biber gazını attı. Koşarak kaçarken önümde patlayan gazı son anda görüp, nefesimi tutup, gözümü kapatım içine daldım. Neyseki fazla etkilemedi. Bu hüzünlü ama bir o kadar da coşkuşu günümüzde bunu yaşamamız inanılmazdı.
Daha sonra THY'nin Feda Yolu'ndan stada geldik. Çok süper bir proje, yapanların eline sağlık. Kombinesi olanlar için unutulmaz bir anı olacak.
Stadın orada Kartal Yuvası'nın karşısında yolun ortasındaki kaldırımda durup, etrafı izledik. Kapalının girişinin orada mükemmel bir atmosfer vardı. Garip olansa taraftarın arasında bir panzerin olmasıydı. Biri de Kartal Yuvası'nın orada idi. Direk duvar dibindeki taraftara nişan almış su pompası ile bekliyordu. Bu kışkırtmanın sebebini hiç bir zaman anlamadım, anlamayacağım. O panzerler neden orada duruyor? Tamamen taraftarı kışkırtmaya yönelik yapılmış bir durum. Güvenlik için olsa, geride bekletirsin, ihtiyaç anında getirirsin. İnanılmaz bir rezalet.
Akabinde de kapalının girişinin oradaki panzer etrafa su sıkmaya başladı. Taraftar dağılmayınca biber gazlarını gördük. Tek bildikleri ve yapabildikleri şey bu işte. Oradaki kalabalık hızla aşağıya koştu. Bizde TFF görevlileri, sivil polis ve polis amirinin yanındayız diye kendimizi güvende sandık. Polis amiri gaz atmayın dedikçe dumanlar artmaya başladı, sonrasında da bulunduğumuz yere kendi amirlerinin üzerine de attılar. Hızla eski açığın oraya kaçtık. Kaçarken yolda Ali Ece'yi gördük. Çok tanışmak istediğim bu kral adamla böyle bir ortamda karşılaşmam da ayrı bir gariplik. Yanındaki kişi koş abi dedikçe, o "Ne koşması abi, biz 25 yıldır bunları yiyoruz" tepkisi verdi. Sağ olsun bize limon vermek istedi ama ihtiyacımız yok dedik. Basınsın sen, basın tarafına gel dediklerinde ise "Ne basını, ben basından masından değilim!" diye tepki gösterdi. Helal olsun!
Kadın, erkek, çocuk herkes isyan halindeydi. Basın mensuplarının çoğu gazdan etkilenmiş, sövüyorlardı. Sonrasında nedenini bilmediğimiz bir şekilde eski açığın oraya gaz yağdı. Özellikle çocukları ile gelen annelerin durumu çok üzücüydü. Bir çok çocuk polis arabalarına sığınmıştı, arkada kalanlar korkudan ağlayarak kaçmaya çalışıyorlardı. Alışveriş sepetinde su satanların suları anında bitti zaten. İnsanlar akın etti, onlarda bedavaya verdiler haliyle. Kaça diye soran da olmadı zaten.
Asıl biber gazını bu bölgede yedik. Protokol girişinin oraya kadar kaçtık ve gaz gelmeye devam etti. Oradaki polislerinde gözleri kıpkırmızı idi. Eski açıktan olan biletim için stadın etrafında bir tur atmayı düşündüm ama diğer taraf felaket dedikleri için yemedi. Beşiktaş formalı İngiliz turist gördük, polise direk inanılmaz sövdü bağıra çağıra. Daha sonra bir cesaret eski açığın oraya inip, içeri atmaya başardım kendimi.
Anlayamadığım olay ise maçın ilk yarısının bitişine doğru polisin beleş tepeye var gücüyle neden saldırdığı? İnsanlar kendilerini zor attılar sağa sola.
Bir gücü kontrol edememe böyle bir şey işte. Sıkıştın mı yasak getirme, sıkıştın mı taraftara teröriste bile yapamadığını yapma. Tüm Türk taraftarları için önemli olan bir stada veda maçından önce bu olayları yaşamak gerçekten fecaat ve çok üzücü. O polisler oraya gelip, o şekilde davranmasaydı zaten maksimum bir saate o yol kendiliğinden açılacaktı. Zaten böyle bir maçı bilen bir kişinin o bölgeden arabayla geçmesi de ayrı bir gariplik. Onlarca yıl geçti, hala öğrenemediniz mi?
16 Nisan 2013 Salı
Küçük Dokunuşlar...
Bu hafta yine yoğun bir maç temposuyla geçti ve bir çok güzel maçın yanında sıkıcı maçları da izlemek zorunda kaldık. Esasında bu yazıyı Pazar günü yazmayı planlıyordum ama özellikle TSL'de haftanın son maçı olan Beşiktaş - Antalya maçından da konuya uygun bir ekmek çıkabileceğini düşünmüştüm. Nitekim beklentilerimde yanılmadım ve o küçük dokunuş Beşiktaş maçına da değerek seyri değiştirmeyi başardı. Sanıyorum girişi de buradan yapsak sıkıntı çıkarmış olmayız.
Sezon başında Beşiktaş Futbol Şubesi'ni kökten değiştirip, Dortmund ve Arsenal'in yapılanmalarının baz alarak çalışmaya başlayan İbrahim Altınsay kulübe çok önemli bir liste vermişti. Avrupa'da ve Türkiye'de bir çok gelecek vaat eden yıldızı içeren bu listenin yarısını almak bile onun planlarında Beşiktaş'ın en yokluk içindeki haliyle birlikte mümkün olarak gözüküyordu, en azından bu onu hedefliyordu. İşe erken koyuldu. Bonservissiz olarak Dortmund altyapısında yetişmiş Mehmet Akgün, eski tip İtalyan stoperlerini andıran fiziği, oyun görüşü ve tekniğiyle geleceğe göz kırpan Berat Çetinkaya ve AZ Alkmaar altyapısından sonra Arsenal altyapısının da kokusunu ciğerlerine çekmiş Oğuzhan Özyakup... Bu üç ismin kulübe maliyetinin sadece 1.3 milyon euro civarında olduğunu biliyor muydunuz? Ardı gelecekti; özellikle Salih Uçan, Soner Aydoğdu ve Emre Güral'ın alınmasını çok isteyen Altınsay, teknik direktör olarak Van Gaal, Bilic, Ragnick gibi isimlerle de prensipte anlaşmayı başarmıştı ama yönetim içindeki iş güzarların sürekli sorun çıkartması ve kendi adaylarını lobileşerek ortaya koymasıyla işi çıkmaza sürüklemişlerdi. Nitekim Altınsay'da bu iş sizle olmaz diyip istifasını masaya koymuş ve Fikret Orman bu istifayı kabul etmemiş olsa bile geri dönüş yapmayarak kulüp ile, kendi değimiyle bu yönetim ile bağlarını tamamen koparmıştı.
Bu dönemin ardından gelen Samet Aybaba her ne kadar gençlere yaptığı yatırımlar ile biliniyor olsa da Altınsay'ın hazırlığı listeyi çöpe atmıştı ve kendi izlediği oyuncuları takıma katmaya çalışmıştı. Altınsay döneminde izlenilen ve prensipte anlaşılan bir çok futbolcuyla da irtibatı kesen veya Altınsay gibi transferi bitiremeyen Samet Aybaba takımı son olarak hırsını onun transferlerinden çıkarmayı hedeflemişti. Nitekim ilk hamle sessiz sedasız bir şekilde kulüpte Ersan Gülüm'ün bıraktığı etkinin 2-3 katını bırakabilecek potansiyeli olan bir ismin başına geldi ve Berat Çetinkaya kulüpten gönderilmek istendi. Fikret Orman'ın baskılarıyla sadece kiralık olarak gönderilmiş olsa da bilinen gerçek onun bonservisiyle yollanmak istenmesiydi. Mehmet Akgün'e talip arandı ama daha yeni bonservissiz Beşiktaş'a imza atmış birine kulüp bulunamadı. A2'nin değişilmezi oldu. Son olarak hedef Oğuzhan'dı ama Arsenal'den gelen çocuk ünvanı onu kavgaya gelen üst sınıf abileri gibi koruyordu.
Artık bilinen bir gerçek olan Volkan Şen'e karşılık Bursa'ya yapılan takas teklifi, Bursa'nın izleme ekibinin Oğuzhan'ı istememesi ile yatmış olsa da bunu içine sindiremeyen Samet Aybaba'nın onu sebepsiz bir şekilde kadro dışına itmesine mani olamadı. Veli ve Necip'in aynı anda sakatlandığı anda zoraki olarak sahaya sürülmek zorunda kalan Oğuzhan şansını iyi değerlendirince de yaptığı prim onun sürekli oynamasına sebep oldu. Artık kendi elinde bir koz vardı ama Samet Aybaba bunu kabullenemedi. Her fırsatta Oğuzhan'ın özel hayatına medya karşısında sataşmalar, çalışmıyor demeler, ünlü video da olduğu gibi "kafalı ama amele olmak istiyor" tarzı benzetmeleri ile yıpratmaya çalışmaları... Sonunda oldu ve Oğuzhan formdan düştü. Akbabalar bunu bekliyordu ve bu sefer kadro dışı olmasa da onu kulübeye bağladılar. Orada da suyu verilmeyince çürümeye başladı.
Antalya maçının ilk 45 dakikası rezalet, sıkıcı ve futbol adına hiçbir şeyi içermeyen bir şekilde geçti desek abartmış olmayız. Beşiktaş çıktığı 11 ile maçı kazanmayı değil günü kurtarmayı hedeflediğini çok iyi anlayabiliyorduk. Samet Aybaba kontradan falan bulunabilecek bir golle bunu başarabileceğini düşünmüş olsa gerek ama evdeki hesap çarşıya uymayınca geri vitesin allahını yapar ve Oğuzhan'ı oyuna alır.
55. dakika da oyuna giren Oğuzhan 57. dakika yaptığı harika koşu, tempoyu ayarlayışı ve araya bıraktığı harika pas ile Olcay'ı tek avantajlı konuma getirerek takımın 1-0 öne geçmesine ön ayak olur. 2 dakika da oyunun seyri bir anda değişmiştir. Beşiktaş golünde etkisiyle çoşkusunu tekrar yakalamıştır. Ama en önemlisi Fernandes ile birlikte sağlı sollu her türlü atağı organize eden Oğuzhan, oyuna girdikten sonra yarattığı fark ile Beşiktaş'ın oyuna hemen hemen mutlak hakim olmasını sağladı.
Kurt hoca Samet Aybaba ise ilk yarı yaptıkları katı savunmanın planlı olduğunu ve ikinci yarı Oğuzhan'ı oyuna sokarak bunları ön gördüğünü söyledi. Kazanılan maçtan kendine büyük bir pay çıkardı. Her zaman olduğu gibi...
11.04.2013... Roma Olimpiyat Stadı'nda Fenerbahçe'yi konuk eden Lazio'nun teknik direktörü Petkovic her ne kadar şanslarının %50'nin altında olduğunu söylemiş olsa da takım pes etmeye niyetli değildir. Fenerbahçe kontrollü oyunu tercih eder ama üstünlük Lazio'dadır. Akın akın gelişen Lazio ataklarının neredeyse tamamı orta sahada gerçekleşmektedir ve yine atağa çıkmaya çalışan Fenerbahçe'nin bütün atakları da orta sahada bir anda sona ermektedir. İlahlar oraya kamp mı kurmuştu?
Altınsay sonrası Beşiktaş'ın transfer hedefleri tamamen ters bir istikamete gitmiş olsa da aynı giden tek bir şey vardı. Bucaspor'un kapısını çalan Beşiktaş yöneticileri Salih Uçan için 750.000 euroyu anında verebileceklerini söylerler fakat Bucaspor yetkilileri ellerindeki cevheri bildiklerinden ötürü en az 1.5 milyon euro istemektedirler. Beşiktaşlılar gider gelir, fiyat biraz arttırılır falan ama anlaşılamaz. Anlaşılamamasının sebebi ise Rubin Kazan başta olmak üzere bir çok kulübün onun için Buca kapısına dayanmış olmasıdır. Fakat hepsi 1.5 milyonu fazla bulmaktadır. Lakin biri çıkar, masaya koyduğu 1.5 milyon euro ve İstanbul'a doğru yol alacak bir uçağın biletiyle ona yepyeni bir kapı açar. Salih Uçan artık Fenerbahçe'nin resmi oyuncusudur.
Her ne kadar Salih önceleri Fenerbahçe taraftarı tarafından da bilinmiyor ve desteklenmiyor olsa da aldığı çok kısa süreleri çok iyi değerlendiren Salih bir anda göze girmeyi başarır. Bu sefer destek tam terse dönmüştür. Aykut Kocaman'ın Salih'i oynatmıyor olmasına sitem eden Fenerbahçelilerin sayısı az değildir. Kocaman her seferinde ise bekleyin, daha hazır değil der. Başlarda kimse buna inanmaz ama zamanla bunun bir gerçek olduğu belli olur. Nitekim burada konuştuğumuz kişi 18 yaşında bir çocuktur ve 1. lig seviyesinde ilk defa forma giyecektir. Gücü yetmez, ayakları titrer ama görevini en iyi şekilde yapar.
Düzenli halı saha takımındaki eksiklik nedeniyle kadro tamamlamak için çağırılan güvenilir arkadaş gibi yüksek özgüven, hırs ve sorumluluk duygusuyla hareket etmesi hatalar yapıyor olsa da onun daha çok sevilmesine ve güvenilmesine yol açar. Nitekim artık o geleceğin yıldız adaylarından biridir. Oğuzhan ile birlikte Türkiye'nin geleceği olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
11 Nisan günü Roma'da orta sahanın dirençsizliği artık bardağın dolup taşmasına sebep olmuştu. Küçük Prens Baroni'nin yine sahada iki kişilik yürüyor olması ve ne defansta ne de hücumda önemli katkısının olmaması sabırların taşmasına sebep oluyordu. Üstüne üstlük Lazio'nun tam takım bindirmesiyle birlikte 1-0'lık skoru yakalaması, olası bir gol ile maçın uzatmaya gidecek olmasından ötürü daha da hırslanmalarıyla birlikte ileri çıkmaları Fenerbahçe'nin müthiş kontralar yakalamasına sebep oluyordu. Kontra şansı diyelim aslında çünkü her kontra başlangıcında top resmen sihirli bir şekilde Baroni'nin ayağına geliyor ve atak bir şekilde slow motiona geçerek zamanla duruyordu, yok oluyordu. Baroni lakaplarından biri olan "Atak Durduran"ı ne kadar çok hak ettiğini resmen kanıtlıyordu.
Sabır taşı 73'te taştı. Baroni oyundan alındı ve Salih Uçan oyuna girdi. Top Fenerbahçe'deydi, Salih koştu ve pasını verdi. Pasını verip Baroni gibi kaçmadı, hemen sete girdi ve top ayağına bir kez daha geldi. Ekstra pasını yaptı, Webo aldı ve bir ekstrada o yaptı. Caner ve gol...
Henüz daha 73. dakika dolmamışken Baroni'nin normalde hiç olmadığı ve olmayacağı bir yerde aslında o var diye çok kolay bir gol atılmıştı. Tur gelmişti... Çok bir şey yapmadı. İki küçük dokunuş ve sadece doğru işi yapmak. Turu getiren tek bir küçük dokunuş olmuştu. Golün asisti Webo'ya yazılmış olsa da maçı izleyen herkes şunu demişti: "Salih girdi gol oldu."
Pazar gününe geri dönelim. Elazığ Atatürk Stadyumu'nda oynanan Elazığspor - IBB maçı düşme potasını ilgilendiren belki de haftanın en önemli maçıydı. Beraberliğin bile iki takıma yaramayacağı bu hafta da iki takımda temkinli olarak sahaya çıksa da bol bol gol arıyorlar ve ona göre ataklarını şekillendiriyorlardı. Fakat bir türlü olmuyordu. Elazığ başta geçen yılın ikinci lig yıldızlarından biri olan Ahmet Görkem'ın de savunma katkılarıyla IBB'nın kaliteli hücumcularına gol sevinci tattırmazken IBB'nin yerleşik savunmacıları da ağır Elazığspor hücumlarını kolaylıkla kesiyordu. Maçta 80 dakika geçmişti ama hiçbir şey olmamıştı. Ne olacaktı?
Geçen yıl Antep BB'de yıldızı parlamayan ama çalışkanlığıyla göz dolduran Volkan Yılmaz, bir çok kulübün dikkatini çekmeyi tabii ki başaramamıştı. Bülent Uygun'un menejer payından alacaklarını aldıktan sonra kulübü satıp, başka salak kulüp başkanları aramaya çıkmasını takiben göreve gelen Yılmaz Vural ise bir kez daha klişe kaderiyle karşı karşıya kalmak zorunda kaldı. Kötü durumdaki takımı ligde tutmak. Gelmesiyle birlikte Bülent Uygun enkazıyla bile istikrarlı bir hücum futbolu oynatmayı becerdi ama eksikler vardı. Devre arası kadrodaki bir çok oyuncu gönderildi. İkinci lig ağırlıklı yerli oyuncular ve birkaç kilit yabancı oyuncuyla birlikte yeni devreye başlandı. Alınan oyunculardan biri de Volkan Yılmaz'dı.
İkinci devrenin başlamasının üstünden haftalar geçmiş olmasına rağmen halen forma şansı bulamamış olan Volkan, IBB maçının 80. dakikasında sol bek Eren ile birlikte çizgide oyuna girmek için bekliyordu. Kameralar bu anı gösterdiğinde herkesin aklında tek bir soru vardı. "Kim bunlar?", "Böyle önemli bir maçta bunları mı oyuna alacak." Aldı.
Sinan esasında çok başarılı ve kaliteli bir santrafor olmasına rağmen uzun zamandır üst düzey futbol oynamamış olması, hatta neredeyse hiç oynamamış olması onu fizik olarak bitirmiş. Buna rağmen ligde 17 maçta 5 gol 2 asistlik katkı sağlamayı başardı. Lakin olmuyordu. Sağdan soldan Aydın ve Serdar'ın sürekli taşıdığı toplar Sinan'ın hantallığı ile harcanıyordu. Üstüne üstlük Sinan'ın tuttuğu toplara arkadan destek bir türlü gelemiyordu. Her iki planda da Sinan tam bir etkisiz olarak oyunda yokları oynuyordu. Üstüne üstlük tam anlamıyla yerli Quaresma olan Aydın'da 65-70 arası oyundan iyice düşüp tek başına çizgiye inerek her pozisyonda top kaptırmaya başlayınca maç çekilmez hale geliyordu.
80'de yapılan değişiklik ile Sinan kenara geliyor ve Volkan oyuna giriyordu. Aynı zamanda Volkan'ın Elazığ'daki ilk resmi maçı olacaktı. Maçın belki de o ana kadar ki en iyi ikinci ismi olan Orhan'da sinirine yenik düşüp ikinci sarıyı görmemesi için kenara geliyordu. Hamle "0-0'a yatmak, fantezi" şekillerinde yorumlansa da Volkan 81. dakikanın son anlarında Sinan'dan 10 kat daha hızlı koşarak oluşturduğu set ile ayağına gelen ilk topu harika bir şekilde Aydın'a çıkarıyor, gelen top çok iyi paslaşmalarla Köksal'ı buluyor ve klasik bir Köksal ortasıyla içeri gelen top... Tabii yine Sinan'dan çok daha hızlı bir şekilde içeri kat eden ve doğru yerde bulunan Volkan Yılmaz ayağına ikinci kez topun değmesiyle birlikte gol sevincini yaşıyordu. Gol 82. dakikada gelmişti. Golden sonra IBB atakları hız kazanır ama oyunu kontrol eden Elazığ'dır. Özellikle ileride Volkan ve Serdar Gürler IBB defansının ileri çıkmasını engelleyerek Üründül değimiyle bloklar arası boşluklar yaratırlar, maç tamamen kontrol altındadır. Elazığ maçı 1-0 kazanır ve rahat bir nefes alır.
Üç hikaye, üç benzer hikaye... Teknik direktörün küçük bir dokunuşu, futbolcunun küçük bir dokunuşu. Hikayelerde bunların hepsi var. Birinde doğru olanı yapmamak için inat eden ama her seferinde tükürdüğünü yalayan biri, birinde doğru olduğunu bildiği halde elindeki cevheri abanarak yok etmemek için doğru kullanmaya çalışan biri ve birinde de elindeki yeteneğe, oyununa güvenen biri...
Teknik direktörlerin küçük dokunuşları futbolcuların ki kadar konuşulmaz. Ama onların arkasında çok daha fazla hikaye yatmaktadır.
Etiketler:
Aykut Kocaman,
Beşiktaş,
elazığspor,
Fenerbahçe,
oğuzhan özyakup,
salih uçan,
Samet Aybaba,
volkan yılmaz,
yılmaz vural
12 Mart 2013 Salı
Futbol madem endüstrileşti...
Cumartesi oynanan Trabzonspor - Beşiktaş maçında uyuya kalmamak büyük başarıydı. Bu maçı izlerken aklıma Euro 2008'deki Romanya - Fransa Avrupa Şampiyonası maçı geldi. Kaleyi bulan şut bir filandı sanırsam. Ceza sahasına girememişti oyuncular. Benimde aklıma şu soru gelmişti: Futbol madem endüstrileşti, futbolcular oynadıkları oyunla keyif vermeliler. Vermezler ise paramı geri iade alabilir miyim?
Bu soru normal lig maçları ve Şampiyonlar Ligi için belki ağır olabilir ama Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupaları için neden olmasın? Sonuçta bir "entertainment" olarak (Türkçe tam neye karşılık gelir bulamadım açıkçası) nitelendirebiliriz bu turnuvaları. Binlerce insan turizm amaçlı o ülkeye gidip, baya fazla para verip karşılığında bir şölen ve eğlence arıyor. Bir maçı sadece o ülkenin vatandaşları değil, bir çok farklı ulustan insan izliyor. Hal böyleyken bende neden olmasın diye soruyorum?
Futbol dünyası övünüyor futbolun endüstrileşmesini ve bu yönde adımlar atıyorlar. Biz de Romanya - Fransa maçında domatesleri sahneye atsaydık, ya da paramızı geri isteseydik ne diyebilirlerdi?
4 Mart 2013 Pazartesi
Are You Big Player?
Kederli bir Fenerbahçe taraftarının yine bir Galatasaray - Fenerbahçe maçından sonra tesislerin kapısının önünde Mateja Kezman'a ettiği bu laf, orada burada ve şurada Türk futbol literatürüne geçti diyebiliriz. O gün Mateja Kezman'a içtenlikle yönetilen bu soru zamanla bir çok futbolcunun böyle sorgulanmasına yol açmıştı. "Are You Player? Ha? Are You Big Player?"
Bazı adamlar vardır. Sahada ortalamanın üstünde oynamadığı her maç takımına zarar verir. Büyük futbolcudur kendisi, gol kralıdır veya işleyen sistemin en önemli çarkıdır fark etmez. Ama bunun aksine öyle adamlar vardır ki maçı evden izliyormuş gibi gözükse de görünmez katkısıyla takımı sırtlar, götürür. Her büyük takımda en az bir tane olması gereken ve hatta bunlardan olan isimlerdir. Dün oynanan Beşiktaş - Fenerbahçe maçında bunlardan bir değil, birden fazla vardı. Ama bir tanesi maçın kaderini değiştiren ve her şeyi farklı bir boyuta çıkaran adamdı.
2010-2011 sezonunda flaş bir şekilde Fransa'nın en gözde futbolcularından birini renklerine katan Fenerbahçe, belki de dün yaşanacak olanlara çok ufakta olsa bir katkı sağlıyordu. Fenerbahçe forması altında unutulmaz performans sergileyen ve attığı gollerle herkesi büyüleyen o isim, sezonu 31 maçta 15 golle bitirirken attığı gol kadar da asist yapmayı başarmıştı. Ama unutulmaz sezonun ardından yaşanan şike süreci ve Katar'a uzanan yol... Bir anda ülkeye adım atan adam yine bir anda gözlerden kaybolmuştu. Tıpkı yeni sezonda kendisiyle ölümcül ikili olması beklenen Emenike'nin daha forma giymeden puf olup gitmesi gibi...
Katar dostumuza yaramadı. Sakatlıklar, formsuzluklar ve yaşam tarzının orayla uyuşmaması derken ilk sezonunda sadece 13 maçta forma giydi. Afrika Kupası'nda yaptığı tek asist koskoca yıldaki tek istatistiğiydi. Ama yılmadı, çalıştı ve geri döndü. Sezonun ilk dokuz maçında dört gol atmayı başardı ama kısa bir süreli sakatlık, ardından tekrar yedek kulübesi ve unutkanlık...
Top ayağına en son Kasım ayının son haftasında değmişti. Son düdük çaldığında beş maçtır rakip fileleri yoklayamıyordu ve bu ondan Superman etkisi bekleyen Arapları memnun etmiyordu. Mutsuzdu. Ama Şubat ayında burada ondan daha mutsuz olan isimler vardı.
Aniden sakatlanan takımın bel kemiği ve gizli kahramanı Almeida'nın yerine forvet arayışlarına giren Beşiktaş, bütçesi doğrultusunda bir türlü yüksek standartlarda birini bulamıyordu. Üstüne üstlük hiç beklenmedik bir şekilde şampiyonluk yarışındaydılar ve ligin ikinci yarısı ilk yarısına göre daha çetin geçecekti. Buraları bilen bir adam lazımdı. Yarışın önemini kavrayabilecek, gerektiğinde sırtlayabilecek bir isim ama Katar'a hiç bakılmadı, o akıllara hiç gelmedi. Galatasaray olağanüstü şans ortamından faydalanıp, bütçesiyle de iki önemli transfer yapınca Beşiktaş yöneticilerine ve transfer komitesinin jetonu düştü. Sneijder ve Drogba gibi sevimsiz şartlar altında kalmış futbolcular elbet vardı ve bizim bütçemize uygun bir biçimde elbette birini bulurduk. İşte Beşiktaş orada yeni bir Big Player buldu.
Mamadou Niang... Her ne kadar Drogba transferinin büyüklüğü arkasında sinip kalmış olsa da Niang, forma giydiği dönemden beri Drogba'ya nazaran takımına çok büyük katkı sağlamayı başardı. Üstüne üstlük "ölü haliyle bile" demiş olsak ağır bir iddiada bulunmuş olmayız. Kasım ayından beri ayağına top değmeyen uzunca bir süredir de idmanlara da çıkmayan bir isim, geldiği gibi giymeye başladığı formasıyla inanılmaz bir ivme yakadı. Almeida'nın yokluğunda topu ileride tutan adam olmasının yanında kanatlara kayarak takımın hücuma çıkarken en büyük kozlarından biri oldu. İlk maçı olan Elazığspor karşılaşmasında 81'de oyuna girerken, öyle ya da böyle zar zor kaleye gelen Beşiktaş bir anda zeka dolu ataklar yapmaya ve topu ileri taşımaya başladı. Gol yok, asist yok ama asıl önemi bir maç sonra ortaya çıktı. 78. dakika da Niang oyundan çıkana kadar neredeyse tek kale oynayan Beşiktaş, o dakikadan sonra ileride top tutamamaya ve düzgün atak yapamamaya başlar. Akabinde son 10 dakika dayanamaz ve 1-0'lık üstünlük, son 10 dakika da düşen oyunla birlikte 1-1 olur ve şampiyonluk yarışında 2 puanın gitmesine sebep olur.
Olmuyordu, anlayamıyorduk... Henüz ikinci maçı ve fiziksel olarak bitik bir adam nasıl olur da iki maçta toplam 90 dakika civarında forma giymesine rağmen takıma bu kadar etki edebiliyordu. Bir adamın ölüsü bile bir takımın hücumlarını bu kadar etkileyebilir miydi? Etkiliyordu. Almeida'nın yerini tam anlamıyla olmasa da dolduran ve onu aratmayan isim henüz istatistik hanesine rakamlar ekleyememiş olsa da Beşiktaş'ı sırtlıyordu. Fenerbahçe maçı için dönüm noktası olmalıydı. Eski takımına karşı oynayacağı maçta artık bunu da yapmak zorundaydı. Nitekim rehavet ile başlayan ilk 30 dakikadan sonra Beşiktaş toplanırken takımın ileriye doğru çıkmasında Fernandes ile birlikte en önemli katkıyı sağlayan isimdi. Takımın bir diğer ölüsü bile yeter adamlarından olan Fernandes yine klasik bir duran top organizasyonundan golü attırırken Niang öne geçirici hamle için yerini almıştı. İnanılmaz bir golcü vuruşuyla takım öne geçerken, Niang'ın inanılmaz katkısı artık istatistik hanesine de işlemişti.
Santrasız gol, daha kolaylarını atamayan Olcay... Maç boyunca inanılmaz çabaladı ve maçın tartışmasız kahramanıydı. Ama çizgi romanlarda çokça karşımıza çıkar ya, bir süper kahraman her zaman tek başına yenemeyeceği bir kahraman ile karşı karşıya gelir. Yenemez, gizli bir el ya da bir dost ona yardım eder. Ya bir taktik verir ya da güç birleştirirler bilemem ama o yardım sayesinde kahraman düşmanını yener. Ardından kimse yardımcı eli konuşmaz, kahraman ise bütün övgüye nemalanır ve herkes onu konuşur. Dün Niang, o kahramanın yancısıydı. Attığı harika golün hakkı elbet verildi ama Olcay'ın golün ona yaptığı asist sadece "iyi asist, mükemmel ötesi gol" kıvamında konuşuldu. Ama konuşulanların aksine o öyle bir pastı ki, pozisyon içinde bir değil beş Volkan olsa yine de tek avantajlı isim Olcay'dı. Ölüsü bile pozisyona sokuyordu... Olcay'da harika performansını en harika biçimde ödüllendirirken Niang'ta bundan nasipleniyordu.
Ölüsü bile iş yapan adam... Beşiktaş'ta bunlardan çok var. Bazıları formsuz olduğu için ölü, bazıları moralsiz oldukları için ama yavaş yavaş işler yoluna girmeye başlamışken kazanılan bu derbi, takımı ritme sokacak ve ölü denilen isimlerde tabutlarından çıkarak avlanmaya başlayacaklardır. Dün Fernandes ilk defa büyük maç kazandırırken ona destek olan Niang bunun en güzel örneğiydi. Form yakalanması ve Almeida'nın takıma dönmesiyle birlikte takım bu ivmeyi devam ettirirse hayal olan şampiyonluğun kapıları belki biraz olsun Beşiktaş için aralanabilir.
Ölü adamın sandığı... 1 gol 1 asist... Are You Player ?
Etiketler:
are you player,
Beşiktaş,
derbi,
Fenerbahçe,
mamadou niang,
Olcay Şahan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























