Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Nisan 2014 Pazartesi
Tebrikler Galatasaray, Teşekkürler Fenerbahçe...
Euroleague Kadınlar Final 8 başladığından beri maçları takip etmeye çalıştım. En azından bizim takımlarımızın olduğu maçları. Gruplardaki maçlardan sonra ve Ekaterinburg'un performasını gördükçe şampiyonun en büyük adayı ortaya çıkmaya başlamıştı.
Turnuvanın en büyük şansızlığı herhalde üç Türk takımınında aynı grupta yer almasıydı. Umarım birbirlerini baltalamazlar da ikisi yarı finale çıkar diye düşünürken Fenerbahçe'nin gruplardaki performansına Galatasaray da eşlik edince korktuğumuz başımıza gelmedi. İlk maçlarda Kaski'nin de taktik anlayışı sayesinde baya az sayı buldu takımlar. Ne zaman ki Galatasaray, turnuvanın favorisi Ekaterinburg'u ilk yarıda duman etti, işte o zaman Fenerbahçe'nin işinin hiç kolay olmadığı ve Galatasaray'ın grup performanslarının aslında göstermelik olduğunu anladık. Galatasaray'ın gruplarda baya sayı kısırlığı yaşamasından sonra ev sahibi Ekaterinburg'u ilk yarıda 29 sayıda tutup, üstüne 49 sayı atması muazzam bir başarıydı. Bunda tabi Alba Torrenz'in muhteşem performansına Zellous da eşlik edince maç ilk yarıda koptu.
Fenerbahçe ise turnuvadaki istikrarlı performansını yarı finalde de sergileyip finale çıktı. Açıkçası benim favorim Fenerbahçe idi. Finalde en önemli faktör Galatasaray'ın Ekaterinburg maçındaki ilk periyot performansı Fenerbahçe karşısında sergilemesi hem turnuvaya ne kadar iyi hazırlandıklarının hem de Ekaterinburg galibiyetinin bir tesadüf olmadığını gösterdi. Euroleague Kadınlar Turnuvası'nda 18 maçtır yenilmeyen Fenerbahçe'yi ilk periyotta 7 sayıda tuttu. Fenerbahçe şoku çabuk atlatıp ikinci periyot kendini toparlasa da ilk yarı 29-42 Galatarasaray'ın üstünlüğü ile tamamlandı.
Yarı finalde sakatlanan Sancho Lyttle'ın finaldeki performansı da kayıtlara geçilmesi lazım. Gerçekten takımı galibiyete taşıdı. 3. periyotta bocalayan Galatasaray'ı yakalayan Fenerbahçe, 4. periyotta farkı iki sayıya kadar indirdi. İşte o an yaklaşık 3-4 hücum iki takımda sayı atamadığı an ilk kez oyuna giren Şebnem Kimyacıoğlu maçı ve kupayı getiren iki inanılmaz el üstü üçlüğü ile Galatasaray'a getirdi.
Turnuva genelinde ise takımın yıldızları Alba Torrenz ve Işıl Alben'di. Işıl en kritik yerlerde top çalmaları ve aldığı hücum reboundları ile takımı ayakta tutmayı başardı. Torrenz ise kalitesine yakışır bir performansla turnuvayı tamamladı. Zaten kendisi de turnuvanın en değerli oyuncusu (MVP) seçildi.
Fenerbahçe iki senedir finalde kupayı kaybediyor. Kaybetmesinin yanında iki senedir kadınlar basketbolunun birinci kupasında finale çıkmayı da başarıyor. Bu da gözden kaçmaması gereken büyük bir başarı.
Dün Fenerbahçe çeşitli branşlarda dört final oynayıp hepsini kaybettiler. Umarım bu travma etkisi yaratmaz ve kendilerini çabuk toparlarlar.
Benim için bu turnuvada final maçı dahil, oyuncuların birbirlerine karşı olan saygısı ve centilmenliği idi. Kupayı kazandıktan sonra hemen maç sonu birbirilerini tebrik etmeleri hep konuşulan futbolculara ve onları geren taraftar ve spor yazarlarına ders olmalı. Bu sene hem basketbol, hem de voleybolda Avrupa Kupaları'nda final değil finaller gördük, izledik. Peki futbol nerede? Onu sormayın bence, kaybolmuş kendi pisliğinde... Düşmüş ağlayanı yok...
Tekrardan bu hayal gibi finali bize yaşattıkları için binlerce kez teşekkürler Galatasaray, teşekkürler Fenerbahçe...
7 Nisan 2014 Pazartesi
Yine sonunda futbol konuşulmayan bir Galatasaray - Fenerbahçe derbisi...
En son ne zaman bir Galatasaray - Fenerbahçe maçının ardından futbol konuşuldu hatırlıyor musunuz? Artık basınında süper gerdiği derbinin akabinde hiç futbol konuşulmuyor. Tabi ki tüm derbiler gibi gergin ve kartlı geçecek, bunun yanında futbolunda olması gerekmez mi? Yani on maçın birinde sadece futbol konuşulacaksa bu işte bir terslik vardır.
Emre böyle yapmış, Melo böyle yapmış, hakem böyle katletmişin ötesine gidilebiliyor olması gerekiyor artık. Dün dikkat edin yerden futbolcu kaldırmak için uzatılan eller bile terslendi çoğu zaman. Bundan önceki yazımda dediğim gibi, biz futbolu sevmiyoruz. Sevmediğimiz için bu kavga gürültüden mutlu oluyoruz. Bunu konuşmak için bekliyoruz. Dünya derbisi denen Galatasaray - Fenerbahçe maçı artık dünya basını tarafından bile takip edilmiyor bu yüzden. Adamlar futbol peşinde biz kavga gürültü.
Her maç sonucunda da "abi gergin maç tabi yea, normal bunlar" diyenler çıkıyor da o oyuncuları bu kadar germenin bir anlamı var mı? Benim futbolsever anlayışıma pek uymuyor pek bu tür şeyler. Kırmızı kart kazandırınca rakibe o triplerin filan yapılması gerçekten saçma sapandı. Melo İtalya'da bunları yaptığı için kalamadı, bunları yaptığı için milli takıma alınmadı. Anca bizim gibi futbol dışında her şeyin arandığı ülkelerde bunlara taviz verilir. Bir futbolcunun sadece iyi oynuyor olması bazı hareketleri yapma hakkı kazanmış yapmıyor. Bu bugün Melo ve Emre'dir, yarın başka kişilerdir.
Dünyada eşi benzeri olmayan bir derbi, ama bu özellikleriyle. Derbi gergin olsun ama yanında futbolu da olsun...
Etiketler:
derbi,
Emre,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
melo
7 Aralık 2013 Cumartesi
Gazozuna Kupa
Hafta içi kupa mesaisine çıkan ülkemizin büyük takımları aslında güzel bir sınav ve akabinde mesaj verdiler. Çoğu büyük ve baş altı takım sürpriz bir şekilde alt ligden gelen ekiplere mağlup olurken futbolu yöneten kesimlere de en sağlam cezayı kestiler. Kim bilir, biz anlamadık ama belki de bu sezon kupanın böyle sürprizlere açık olacağı sezon başından belliydi.
"Her maç 250.000 euro oyuncularımıza prim ödüyoruz. Toplam da oyunculara 3 milyon euro prim dağıtıyoruz. Federasyondan ise bunun karşılığında kupa galibi olarak toplam 1.5-2 milyon euro alıyoruz. Oyuncularımıza verdiğimiz final primiyle birlikte nereden baksanız 2 milyon eurodan fazla zararımız oluyor. Eğer federasyon buna bir önlem almaz ve statü değiştirilmezse biz A2 takımıyla maçlara çıkacağız ve yenileceğiz."
Bu sözler yanılmıyorsam geçen Mayıs ayındaki bir kongre de Aziz Yıldırım tarafından söylenmişti. Kupadan bir kâr sağlamıyoruz. O gün Aziz Yıldırım için her şey paradan ibaretmiş gibi gösterilmiş olsa da aslında bu ülkenin futbolundaki temel bir sorun bir kez daha gün yüzüne çıkarılmıştı.
"Yönetim başarısızlığı ve yandaş kayırma..."
Türk futbolunun 2000'lere kadar başından ne geçmiş olursa olsun tartışmasız en büyük takımlarından birinin itibarını dibe batırıp neredeyse kayyum ayağına kadar çekmeyi başarmış bir insanın, siyasi otoriteler tarafından başa getirilmesinden sonra zaten ne beklenebilirdi ki?
Mehmet Ali Aydınlar döneminin başarılı bir uygulaması olarak önce dünyanın en saçma sistemi olan gruplu kupa eliminasyon sistemi kaldırılmış ve baştan sona tek maçlı eleme sistemine geçilmişti. Bir seneliğine de olsa kupa gerçekten heyecan arz eden bir şey olmuş ve alttan gelen takımların büyük takımların zevk pompası olması engellenmiş, hatta ciddi bir tehlike olmaları sağlanmıştı. Örneğin o dönem 2. Lig Beyaz grupta yer alan Buğsaşspor, PTT 1. ligden birçok rakibi saf dışı bırakarak 4. tura kadar gelmeyi başarmış ve adından söz ettirmişti. Örneğin az forma şansı bulmuş olsa da Şener Özbayraklı'nın ilk fark edildiği maç şuan ki takımı Bursaspor'a karşı oynadığı 4. tur eleme maçıydı. Sezon sonu Bursaspor onu kadrosuna katacak ve ülke bazında ün yapacak performanslara imza atacaktı. Ha keza aynı turda kendi evinde sürpriz bir şekilde neredeyse tam kadro Beşiktaş'ı elemeyi başaran Boluspor'un yıldızı Ferhat Kiraz da adından söz ettirecek ve Süper Lig de yine Bursaspor'a imza atacaktı. O dönem düşüşte olan Sivasspor'un da tekrar yükselişinin başlangıç dönemine en parlak örnekte yine Türk Telekom Arena da o sene şampiyon olacak Galatasaray'ı yenmeleri gösterilecekti. Çeyrek final sonrası da kıyası mücadelelere ve büyükçe önemsenen maçlara ev sahipliği yapan kupayı kazanan Fenerbahçe, çeyrek yüzyılı aşan Türkiye Kupası hasretine son verecekti.
Ne güzel bir hikaye, ama işte her güzelliğin olduğu yerde rant vardır ve rantın olduğu yerde yaşam belirtileri son bulur.
O sezon aynı zamanda kupanın yayın haklarını da alan yayıncı kuruluş Turkuvaz Medya, yani ATV, insanların kupayı izlemeye başlamasıyla birlikte burayı bir gelir kapısına dönüştürmek ister. Aynı siyasi yandaş grubun içinde yer alan şahsın federasyon başkanı olmasıyla da emellerine bir adım daha yaklaşan kuruluş yıllardır insanların en çok beğendiği eliminasyon sistemini ertesi sezon değiştirme kararı alır.
Yeni sisteme göre artık tek maçlı beş eleme turundan sonra kalan dört takım, aralarında ikişer maç oynayacakları iki gruba gidecek ve bu gruplardan çıkan takımlar çift maç usulü yarı final oynayarak tek maçlı finale çıkacaklar.
Ne kadar güzel rant kokuyor değil mi?
"Facia Sistemde İlk Sezon"
Yeni sistemin ilk senesinde amaçlanan şey aslında basitti. Büyük takımların kupada da aralarında birden fazla maç yapması ve bunların yayınından kâr amacı sağlama...
İlk sezon grup aşamalarını geçen takımlar arasında aslında beklenmedik sürprizler yaşandı. Grup öncesi son turda son şampiyon ve o sene yine şampiyon olacak Galatasaray, 1461 Trabzonspor tarafından elenecekti. Antalyaspor'a elenen Beşiktaş ve zayıf Mersin İdman Yurdu'na yenilen Gençlerbirliği ufak çapta sürprizlere yol açacak olsa da gruplarda acı gerçek ortaya çıkacaktı.
Her takımında gruplarda altı maç oynamak zorunda oluşu iki temel soruna yol açıyordu:
1- Maddi gelir sağlanmadan yüklü giderlerin olması,
2- Lig başladıktan sonra takım yükünün haftada üç maça çıkması;
Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'si bu sezon sonunda da kupayı kaldırdı ancak bu uzun yazının en başındaki söylemlerde ilk fırsatta dile getirildi. Çekilen acıya karşılık hiçbir getirisi olmayan kupa!
Üstüne üstlük yaklaşık 30 kişilik bir kadronuz yoksa zaten her maça ayrı bir takım olarak çıkamıyorsunuz. Türkiye de böyle bir genişliğe sahip olan takım olmadığından ve olamayacağından ötürü de mecburen as oyuncularınızı riske etmeniz gerekiyordu. Sakatlık riski, fiziksel ve psikolojik yorgunluk işin işine girdiğinde her sezon ya şampiyonluk ya da Avrupa için ilk beş kovalayan takımlara "oynamayanlara şans verilir." gibi bir düşünce bile lükse kaçıyor.
Para ödülünün bir çok ikinci lig takımının bile işe yaramayacağı bir ortamda Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray niye kendilerini riske etsin ki?
"Sürpriz mi? Plan mı?"
Bu haftanın ilk sürpriz olarak adlandırılan olayı Türk Telekom Arena da Galatasaray'dan geldi. İkinci ligde kötü günler geçiren rakibini penaltı atışlarıyla zar zor yenen Galatasaray dalga konusu olsa da şuna değinmek gerekiyor. Bu maçta Galatasaray'ın as kadrosundan sayılabilecek sadece iki isim ilk onbirde yer bulurken yedekten giren Umut ile bu sayı üçe çıkmıştı. Galatasaray neredeyse hiçbir as oyuncusunu oynatmadığı maçtan ucu ucuna tur atlamayı başardı ama ana kadrosunu da korumayı başardı. Bir sonraki hafta içi Şampiyonlar Ligi'nde ölüm kalım maçına çıkacak bir takım için en mantıklı hareketti.
Bir sonraki gün Süper Lig'in lideri, PTT 1. Lig'in en son sırasındaki takıma kendi evinde yenilirken maçta as kadrodan tek bir oyuncu yer alıyordu. Her ne kadar sonlara doğru maçı çevirme adına Emenike ve Alper oyuna alınmış olsa da maçta oyuncuların hal ve tavırları aslında bu maçın istenmediğini kanıtlar nitelikteydi. Tıpkı bir gün sonra Beşiktaş maçında olacak olanlar gibi...
Beşiktaş yine bir alt ligin kötü günler geçiren takımı Bucaspor'a konuk olurken as kadrosundan 4 isme şans tanımıştı. Gerçi bu birazda Beşiktaş kadrosunun alternatifsizliğinden kaynaklı oluşundandı. Serdar ve Oğuzhan'ın yedeklerinin bulunmayışı, Atiba ve Veli'nin yedeği Sezer'in kadro dışı oluşuyla birlikte Escude'nin sakatlık sonrası maç eksiğinin olması onların sahaya sürülmesine yol açmıştı. Yine isteksiz oynayan futbolcular ve saha kenarında normal hırslı hal ve tavırlarının aksine oturan Slaven Bilic... Maça sonradan giren on bir oyuncusu Gökhan hırsı ve Beşiktaş'ın unutulmuş forveti Ömer'in katkısıyla beraberlik yakalanmış olsa da maçtan onlarda çabucak koptu...
Ligde zirve yarışı içinde olmadığı ve çok kötü bir açılış yaptığı için diplerde yer alan Gençlerbirliği'nin yarı yarıya rotasyona gitmesiyle kendi evinde Nazilli Belediye'ye yenilmesi de aslında kupanın değerini gözler önüne koydu. Zaten kadro darlığından oynamak zorunda kalan Gosso ve arkadaşlarının hal ve tavırları "ne arıyoruz biz burada?" der gibiydi. Ha keza Bursaspor, Eskişehirspor ve Antalya gibi takımların adam gibi futbol oynamadan atlamaları da bir başka hikaye konusu olur.
Trabzonspor'un ise neredeyse tam kadro çıkmasına rağmen elenmiş olması malesef bu takımlar arasında kendine yer bulamayacak. Orası Balıkesir adına bambaşka bir başarı hikayesini hak ediyor. Belki sezon sonu bir Balıkesir yazısı çıkartırız, o zaman övgü dolu bir paragraf içinde burayı da yazarız.
"Alternatif Senaryo"
Şimdi bundan sonra yaşananlar olmamış gibi davranalım. Üç büyükler elenmemiş ve yoluna devam ediyor. Hatta bir sonraki turu da geçip gruplara kaldılar. Ne olacak?
Bana kalırsa en sıkıntılı durumda kalacak olan takım olan Galatasaray'dan başlayalım. Büyük bir mucize olmazsa Şubat sonrasında Avrupa Ligi'nde yoluna devam edecek olan Galatasaray'a aynı dönemde her hafta içi bir kupa maçı mesaisi daha çıkacak. Zaten dar olan ve ilk onbirine bile normalde rotasyonda kendine yer bulamayacak futbolcuları monte etmek zorunda kalan Galatasaray, birde kupa için adam bulmak zorunda kalacaktı. Devre arası en az 6-7 yerli oyuncu bulmadığı veya altyapıdan çıkartmadığı takdirde üç kulvarda birden ilerlemesi inanılmaz zor bir hal alacaktı. Ligin önemi, Avrupa'nın öneminin yanında kupanın önemi ne olacaktı? Kötü bir dilek olarak algılanmasın ama ben gelecek tur Galatasaray'ın da kupaya veda edeceğini düşünüyorum. Bu hafta olduğu gibi kaza ile turu geçip gruplara kalırsa belki işler değişir ve yukarıyı zorlayabilir ama bu takım için başka bir sorunu daha ortaya çıkıyor.
200 milyon dolara yakın harcaması olan Galatasaray'ın zaten Avrupa kupası giderleri öyle ya da böyle var iken ve artık kesinleşen en az 3-4 transferin de giderleri buna eklenecekken bir de gereksiz bir kupa için ekstra gelir yükünün altına girmeyi göze alacaklarını hiç sanmıyorum. En azından ben yönetici olsam bu yükün altına girmek istemezdim. Siz ister miydiniz?
Bu turda Galatasaray'ın elenmesi kafadan takımın kasasında 4-5 milyon euroya yakın bir paranın kalması anlamına geliyor. Yerli piyasasının en iyilerinden bir transfer, belki şampiyonluk için önemli bir hamle olacak. Kim bilebilir?
Lig yarışında zirvede yer alan Fenerbahçe ilk on biriyle şampiyonluğu bu kadar çok isterken ve iyi oynarken aslında en büyük soruna şans eseri pek yakalanmadılar. As oyuncularının bir iki tanesinin değişmesiyle sistemlerinde çok büyük eksiklikler doğabiliyor ve takım bocalayabiliyor. Şimdiye kadar son dakika golleriyle bunları iyi kotarsalar da bunun ligin ikinci yarısında devam edeceğini kimse garantileyemez. Kupa mesaileriyle yedekleri de riske atmak, hatta as takımdan oyuncuları riske atmak şampiyonluğu büyük bir gösteriş içinde kazanmak isteyen bir takım için ne kadar doğrudur? Her şeyi geçtik Aziz Yıldırım'ın sezon başı açıklamaları aslında tek bir yöne çıkıyor: "İstediği oldu!"
Beşiktaş'a gelsek orası bambaşka bir sıkıntı. Geçen yıl takımın parası yoktu adam gibi takviye yapılmadı. Gerçi Samet Aybaba'nın da vizyonsuzluğu ortadaydı. Bu sene para var, iş bilir Önder Özen'in parayı düzgün kullanmayı istemesinden ötürü saçılamıyor. Doğru olan bu ama Beşiktaş'ın yakın dönemden ziyade birkaç sene sonrasını düşünerek kadro kuruyor olması da günün as takımını çok zor durumda bırakıyor. Kupada ilerlemek belki en çok Beşiktaş'a yarayacaktı. Aynı zamanda en büyük zararı da Beşiktaş'a verecekti çünkü her senaryo da en az 3-4 as oyuncusunu kupa maçlarına çıkarmak zorunda olan takımda fiziksel ve mental yorgunluk baş gösterecek ve özellikle Şubat döneminden sonra büyük düşüşler yaşanacaktı. Bu takım zaten şuan bile ana kadrosundan bir sakat verdiğinde tamamen dağılıyor ve oyundan düşüyor. Sakat vermese bile yorgunluk yüzünden ikinci devreler oyundan düşüyor. Düşüyor da düşüyor... Devre arası transfer düşünülmeyen, yapılsa bile en fazla 1 ya da 2 fırsat transferinin yapılacağı ortamda kupaya adam yollamak kulübe maddi masraftan ziyade daha büyük sorunlar açacaktı.
Üstte örnek verdik onları da ekleyelim. 20 as futbolcudan oluşan kadrosuyla Gençlerbirliği yükselme amacında olduğu ve daha çok önem verdiği ligle birlikte kupayı nasıl götürecekti? Yazının bu ana kadar olan kısmında sakatlık, kart cezaları gibi sorunlardan bahsetmediğimi de hatırlatayım.
"Gazozuna Kupa"
Birazcık elenen büyük takımları aklama yazısı gibi gözüküyor olsa da hal böyleyken ve bu kupa takımlar için hiçbir anlam ifade etmiyorken izleyiciler bu kupaya niye önem göstersin? Hangi Fenerbahçe veya Beşiktaş taraftarı elendiğine gerçekten üzüldü ki? Ya da hangi Galatasaray taraftarı turu atladığına gerçek anlamda sevindi?
Zaten şuan sosyal medya ve hatta genel olarak her yerde konuşulan tek bir şey var. Yayıncı kuruluş ATV'nin elinde bu kupanın çok büyük patladığı...
Galatasaray'ın bir sonraki turda elenmesiyle birlikte olası bütün pazarlama piyonlarını kaybedecek olan kuruluş kupadan hiçbir gelir sağlayamayacak. Zaten izlenmeyen kupa maçları tamamen ufak kitlelere yöneltilecek. Milyonlar hedeflenirken yüz binlerin maçları izlemesinin kulüpler ve futbol severlerden ziyade en çok yayıncı kuruluşa koyacak olmasını da aslında ilahi adalet olarak adlandırsak saçmalamış olmayız.
Bu yayıncı kuruluşun gününde ve saatinde dizi yayınlamak ve onunda gelirlerini toplamak için günün maçlarını hafta içi 19:00 da yayınladığını, daha doğrusu o saate koydurduğunu da hatırlayalım. "İnsanlar stada gitmesi önemli değil, yeter ki bizim yayın izlensin duble para kaldıralım." Beşiktaş'ın maçının dizi uğruna ana kanalda yayınlanmadığını da hatırlatalım.
Böyle bir ortamda takımlar kupaya değer vermezken ve izleyici de buna otomatik olarak ayak uyduracakken bu kupa neyine oynanıyor? Gazozuna kupa benzetmesini tam tamına buraya oturtsak olur. Çünkü bu etaptan sonra kupanın ülke genelinde hiçbir heyecanının kalmadığı ve ufak kitlelere hitap edecek oluşu bir gerçek...
Umuyorum ve eminim benle birlikte çok kişi de bunu temenni ediyordur ki bu sene yaşananlar gelecek senede yaşanır. Yayıncılık rantına karşı TV seyircisi ayakta duramaz. Kutunun karşısına geçtiğimizde aptallaşırız. Bizi bu bozukluktan kurtaracak tek şey ise yine takımlarımız. Umarım seneye de bu başarısızlık/başarı durumu tekrarlanır!
Etiketler:
Beşiktaş,
eliminasyon sistemi,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
gazozuna kupa,
gruplar,
türkiye kupası
26 Nisan 2013 Cuma
Daha konuşmak için erken...
1975-76 sezonunda Real Madrid, Derby Country'e ilk maçı 4-1 kaybetmesine rağmen rövanşı 5-1 kazanarak turu geçmiş. Benfice ile Fenerbahçe arasında da tersten bir skor benzerliği olmasın diye ummak lazım. Benfica ilk maçı 7-0 kazanmış, İstanbul'da ise Fenerbahçe 1-0 kazanmış.
İlk maç skorları aldatıcı olabilir ama sahadaki oyun gerçek mesajı da verebilir. Enteresan bir ikilem aslında. Dün oynana maçta daha önce takımına zarar vererek yalnız bırakan seyirci görevini sonuna kadar en iyi şekilde yaptı. Seyircinin baskısıyla dumura uğrayan Benfica'ya oynadığı oyunla da Fenerbahçe sahayı dar etti. Futbolun tanrıları Fenerbahçe'nin yanında olsaydı skor çok farklı olurdu. Benfica ciddi anlamda ucuz kurtuldu diyebiliriz. Bizim için kötü senaryoda Benfica turu geçerse gerçekten çok yazık olur.
Kaçırdığı penaltıdan sonra belli ki göz yaşlarını tutamamış Baroni. Maç böyle bitmeseydi gerçekten yazık olacaktı Baroni'ye. Aykut Kocaman'da çıkarken alacağı alkışlardan morali gelir diye maç bitmeden oyundan aldı kendisini. Güzel düşünülmüş bir hareketti.
Benitez de tam bir turnuva hocası olduğunu gösterdi. İngiliz klüpleri Avrupa Ligi'ni veya UEFA Kupalarını pek sallamazlar. Eskiden kazanmışlıkları var lakin istisnalar da kaideyi bozmaz. Chelsea finalde gerçekten zor bir rakip olacak. Bununla birlikte finalde kimse normal oyununu pek oynayamaz. Gergin bir ortamda her şey olabilir. Aykut Kocaman takımını iyi motive ediyor, umarız finale çıkar bizde onları yazarız.
Şampiyonlar Ligi'ne gelirsek, Barcelona'daki düşüşe karşılık Bayern Münih'in şampiyonluk ve kupa finali moralleri ve bu sene o kupa Münih'e gelecek ısrarının yansıması maçın skoru. Bana Barcelona artık doymuş gibi gelmeye başladı. Altyapıdaki oyuncuları da fazla abartıp, iyice güvenmeleri ve bu oyuncuların büyük maç tecrübesizliğinin de etkisi var. Daha önce Milan'a işleyen futbol ve hırs bakalım Bayern Münih'e işleyecek mi?
Bayern Münih bir ara var olan stratejisini, altyapısını unutarak ve hırsına yenik düşerek değiştirdi. Son iki senede meyvesini veren eskiye dönüş sabrın sonucudur. Dortmund gibi ekstra işler yapan bir takım çıkmasaydı daha önceden de karşılığını alırlardı. Aynı kafadaki Dortmund daha önce bu işlere girdiği için daha önce sivrildi. Bayern Münih'in Almanya'daki diğer takımlara olan en büyük avantajı ise her Alman futbolcunun hayali orada oynamak. Bizdeki gibi üç büyükte oynayınca amaçlarıan ulaşmış olmuyorlar. Hatta Avrupa'daki tekliflerden bile önemli Bayern'de oynamak. Neuer ve Götze örnekleri bunun en büyük göstergelerinden.
Borussia Dortmund 4-1'lik galibiyete sığınmadan oynaması gerekiyor rövanşı. Yazının başında verdiğim örnek ve yakın zamanda da Deportivo - Milan maçı bizim için en büyük örnekler. Neyseki başlarında Jürgen Klopp var da pek terslik olacağını sanmıyorum. İki Alman takımının İspanyol hegemonyasına son vermeleri çok iyi oldu. Mourinho gibi bir teknik adamın takımının bu hezimete uğraması orada mutlu olmadığındandır. Chelsea ile son sezonunda da aynı durum vardı. Hoş Galatasaray maçı da Almanlar için bir mesaj olmuştur.
Basel - Chelsea maçı dışındaki skorlar hep ev sahiplerinin lehine olduğundan şunu rahatlıla söyleyebiliriz ki uzun zaman sonra seyirci desteği ev sahibini ateşlerken, konuk ekibi de baskı altına aldı. Biz hep kendi seyircimizi överiz ama Almanlar gerçekten inanılmazdı. Hele ki Dortmundlu oyuncuların maç sonunda oturup taraftarlarını izlemesi çok güzel bir görüntü idi. Şimdi sıra sizi izlemekte der gibi kurulan empati, saygı ve bütünlük tam olması gerektiği gibi. Bir takımın oyuncularının seyircilerine saygısını en güzel gösterme biçimi.
Şu üç gün gerçekten futbola doyduk. Dün Fenerbahçe ile gelen mutlu sonuç bugün Anadolu Efes ile de gelirse gerçekten süper olacak. Çok zor bir deplasman Pire ama neden olmasın?
Etiketler:
Almanya,
Avrupa Ligi,
Aykut Kocaman,
Barcelona,
Baroni,
Basel,
Bayern Munich,
Benfica,
Benitez,
Borussia Dortmund,
Chelsea,
Fenerbahçe,
Jose Mourinho,
Jürgen Klopp,
Real Madrid,
Şampiyonlar Ligi,
UEFA
16 Nisan 2013 Salı
Küçük Dokunuşlar...
Bu hafta yine yoğun bir maç temposuyla geçti ve bir çok güzel maçın yanında sıkıcı maçları da izlemek zorunda kaldık. Esasında bu yazıyı Pazar günü yazmayı planlıyordum ama özellikle TSL'de haftanın son maçı olan Beşiktaş - Antalya maçından da konuya uygun bir ekmek çıkabileceğini düşünmüştüm. Nitekim beklentilerimde yanılmadım ve o küçük dokunuş Beşiktaş maçına da değerek seyri değiştirmeyi başardı. Sanıyorum girişi de buradan yapsak sıkıntı çıkarmış olmayız.
Sezon başında Beşiktaş Futbol Şubesi'ni kökten değiştirip, Dortmund ve Arsenal'in yapılanmalarının baz alarak çalışmaya başlayan İbrahim Altınsay kulübe çok önemli bir liste vermişti. Avrupa'da ve Türkiye'de bir çok gelecek vaat eden yıldızı içeren bu listenin yarısını almak bile onun planlarında Beşiktaş'ın en yokluk içindeki haliyle birlikte mümkün olarak gözüküyordu, en azından bu onu hedefliyordu. İşe erken koyuldu. Bonservissiz olarak Dortmund altyapısında yetişmiş Mehmet Akgün, eski tip İtalyan stoperlerini andıran fiziği, oyun görüşü ve tekniğiyle geleceğe göz kırpan Berat Çetinkaya ve AZ Alkmaar altyapısından sonra Arsenal altyapısının da kokusunu ciğerlerine çekmiş Oğuzhan Özyakup... Bu üç ismin kulübe maliyetinin sadece 1.3 milyon euro civarında olduğunu biliyor muydunuz? Ardı gelecekti; özellikle Salih Uçan, Soner Aydoğdu ve Emre Güral'ın alınmasını çok isteyen Altınsay, teknik direktör olarak Van Gaal, Bilic, Ragnick gibi isimlerle de prensipte anlaşmayı başarmıştı ama yönetim içindeki iş güzarların sürekli sorun çıkartması ve kendi adaylarını lobileşerek ortaya koymasıyla işi çıkmaza sürüklemişlerdi. Nitekim Altınsay'da bu iş sizle olmaz diyip istifasını masaya koymuş ve Fikret Orman bu istifayı kabul etmemiş olsa bile geri dönüş yapmayarak kulüp ile, kendi değimiyle bu yönetim ile bağlarını tamamen koparmıştı.
Bu dönemin ardından gelen Samet Aybaba her ne kadar gençlere yaptığı yatırımlar ile biliniyor olsa da Altınsay'ın hazırlığı listeyi çöpe atmıştı ve kendi izlediği oyuncuları takıma katmaya çalışmıştı. Altınsay döneminde izlenilen ve prensipte anlaşılan bir çok futbolcuyla da irtibatı kesen veya Altınsay gibi transferi bitiremeyen Samet Aybaba takımı son olarak hırsını onun transferlerinden çıkarmayı hedeflemişti. Nitekim ilk hamle sessiz sedasız bir şekilde kulüpte Ersan Gülüm'ün bıraktığı etkinin 2-3 katını bırakabilecek potansiyeli olan bir ismin başına geldi ve Berat Çetinkaya kulüpten gönderilmek istendi. Fikret Orman'ın baskılarıyla sadece kiralık olarak gönderilmiş olsa da bilinen gerçek onun bonservisiyle yollanmak istenmesiydi. Mehmet Akgün'e talip arandı ama daha yeni bonservissiz Beşiktaş'a imza atmış birine kulüp bulunamadı. A2'nin değişilmezi oldu. Son olarak hedef Oğuzhan'dı ama Arsenal'den gelen çocuk ünvanı onu kavgaya gelen üst sınıf abileri gibi koruyordu.
Artık bilinen bir gerçek olan Volkan Şen'e karşılık Bursa'ya yapılan takas teklifi, Bursa'nın izleme ekibinin Oğuzhan'ı istememesi ile yatmış olsa da bunu içine sindiremeyen Samet Aybaba'nın onu sebepsiz bir şekilde kadro dışına itmesine mani olamadı. Veli ve Necip'in aynı anda sakatlandığı anda zoraki olarak sahaya sürülmek zorunda kalan Oğuzhan şansını iyi değerlendirince de yaptığı prim onun sürekli oynamasına sebep oldu. Artık kendi elinde bir koz vardı ama Samet Aybaba bunu kabullenemedi. Her fırsatta Oğuzhan'ın özel hayatına medya karşısında sataşmalar, çalışmıyor demeler, ünlü video da olduğu gibi "kafalı ama amele olmak istiyor" tarzı benzetmeleri ile yıpratmaya çalışmaları... Sonunda oldu ve Oğuzhan formdan düştü. Akbabalar bunu bekliyordu ve bu sefer kadro dışı olmasa da onu kulübeye bağladılar. Orada da suyu verilmeyince çürümeye başladı.
Antalya maçının ilk 45 dakikası rezalet, sıkıcı ve futbol adına hiçbir şeyi içermeyen bir şekilde geçti desek abartmış olmayız. Beşiktaş çıktığı 11 ile maçı kazanmayı değil günü kurtarmayı hedeflediğini çok iyi anlayabiliyorduk. Samet Aybaba kontradan falan bulunabilecek bir golle bunu başarabileceğini düşünmüş olsa gerek ama evdeki hesap çarşıya uymayınca geri vitesin allahını yapar ve Oğuzhan'ı oyuna alır.
55. dakika da oyuna giren Oğuzhan 57. dakika yaptığı harika koşu, tempoyu ayarlayışı ve araya bıraktığı harika pas ile Olcay'ı tek avantajlı konuma getirerek takımın 1-0 öne geçmesine ön ayak olur. 2 dakika da oyunun seyri bir anda değişmiştir. Beşiktaş golünde etkisiyle çoşkusunu tekrar yakalamıştır. Ama en önemlisi Fernandes ile birlikte sağlı sollu her türlü atağı organize eden Oğuzhan, oyuna girdikten sonra yarattığı fark ile Beşiktaş'ın oyuna hemen hemen mutlak hakim olmasını sağladı.
Kurt hoca Samet Aybaba ise ilk yarı yaptıkları katı savunmanın planlı olduğunu ve ikinci yarı Oğuzhan'ı oyuna sokarak bunları ön gördüğünü söyledi. Kazanılan maçtan kendine büyük bir pay çıkardı. Her zaman olduğu gibi...
11.04.2013... Roma Olimpiyat Stadı'nda Fenerbahçe'yi konuk eden Lazio'nun teknik direktörü Petkovic her ne kadar şanslarının %50'nin altında olduğunu söylemiş olsa da takım pes etmeye niyetli değildir. Fenerbahçe kontrollü oyunu tercih eder ama üstünlük Lazio'dadır. Akın akın gelişen Lazio ataklarının neredeyse tamamı orta sahada gerçekleşmektedir ve yine atağa çıkmaya çalışan Fenerbahçe'nin bütün atakları da orta sahada bir anda sona ermektedir. İlahlar oraya kamp mı kurmuştu?
Altınsay sonrası Beşiktaş'ın transfer hedefleri tamamen ters bir istikamete gitmiş olsa da aynı giden tek bir şey vardı. Bucaspor'un kapısını çalan Beşiktaş yöneticileri Salih Uçan için 750.000 euroyu anında verebileceklerini söylerler fakat Bucaspor yetkilileri ellerindeki cevheri bildiklerinden ötürü en az 1.5 milyon euro istemektedirler. Beşiktaşlılar gider gelir, fiyat biraz arttırılır falan ama anlaşılamaz. Anlaşılamamasının sebebi ise Rubin Kazan başta olmak üzere bir çok kulübün onun için Buca kapısına dayanmış olmasıdır. Fakat hepsi 1.5 milyonu fazla bulmaktadır. Lakin biri çıkar, masaya koyduğu 1.5 milyon euro ve İstanbul'a doğru yol alacak bir uçağın biletiyle ona yepyeni bir kapı açar. Salih Uçan artık Fenerbahçe'nin resmi oyuncusudur.
Her ne kadar Salih önceleri Fenerbahçe taraftarı tarafından da bilinmiyor ve desteklenmiyor olsa da aldığı çok kısa süreleri çok iyi değerlendiren Salih bir anda göze girmeyi başarır. Bu sefer destek tam terse dönmüştür. Aykut Kocaman'ın Salih'i oynatmıyor olmasına sitem eden Fenerbahçelilerin sayısı az değildir. Kocaman her seferinde ise bekleyin, daha hazır değil der. Başlarda kimse buna inanmaz ama zamanla bunun bir gerçek olduğu belli olur. Nitekim burada konuştuğumuz kişi 18 yaşında bir çocuktur ve 1. lig seviyesinde ilk defa forma giyecektir. Gücü yetmez, ayakları titrer ama görevini en iyi şekilde yapar.
Düzenli halı saha takımındaki eksiklik nedeniyle kadro tamamlamak için çağırılan güvenilir arkadaş gibi yüksek özgüven, hırs ve sorumluluk duygusuyla hareket etmesi hatalar yapıyor olsa da onun daha çok sevilmesine ve güvenilmesine yol açar. Nitekim artık o geleceğin yıldız adaylarından biridir. Oğuzhan ile birlikte Türkiye'nin geleceği olarak adlandırılmaya başlanmıştır.
11 Nisan günü Roma'da orta sahanın dirençsizliği artık bardağın dolup taşmasına sebep olmuştu. Küçük Prens Baroni'nin yine sahada iki kişilik yürüyor olması ve ne defansta ne de hücumda önemli katkısının olmaması sabırların taşmasına sebep oluyordu. Üstüne üstlük Lazio'nun tam takım bindirmesiyle birlikte 1-0'lık skoru yakalaması, olası bir gol ile maçın uzatmaya gidecek olmasından ötürü daha da hırslanmalarıyla birlikte ileri çıkmaları Fenerbahçe'nin müthiş kontralar yakalamasına sebep oluyordu. Kontra şansı diyelim aslında çünkü her kontra başlangıcında top resmen sihirli bir şekilde Baroni'nin ayağına geliyor ve atak bir şekilde slow motiona geçerek zamanla duruyordu, yok oluyordu. Baroni lakaplarından biri olan "Atak Durduran"ı ne kadar çok hak ettiğini resmen kanıtlıyordu.
Sabır taşı 73'te taştı. Baroni oyundan alındı ve Salih Uçan oyuna girdi. Top Fenerbahçe'deydi, Salih koştu ve pasını verdi. Pasını verip Baroni gibi kaçmadı, hemen sete girdi ve top ayağına bir kez daha geldi. Ekstra pasını yaptı, Webo aldı ve bir ekstrada o yaptı. Caner ve gol...
Henüz daha 73. dakika dolmamışken Baroni'nin normalde hiç olmadığı ve olmayacağı bir yerde aslında o var diye çok kolay bir gol atılmıştı. Tur gelmişti... Çok bir şey yapmadı. İki küçük dokunuş ve sadece doğru işi yapmak. Turu getiren tek bir küçük dokunuş olmuştu. Golün asisti Webo'ya yazılmış olsa da maçı izleyen herkes şunu demişti: "Salih girdi gol oldu."
Pazar gününe geri dönelim. Elazığ Atatürk Stadyumu'nda oynanan Elazığspor - IBB maçı düşme potasını ilgilendiren belki de haftanın en önemli maçıydı. Beraberliğin bile iki takıma yaramayacağı bu hafta da iki takımda temkinli olarak sahaya çıksa da bol bol gol arıyorlar ve ona göre ataklarını şekillendiriyorlardı. Fakat bir türlü olmuyordu. Elazığ başta geçen yılın ikinci lig yıldızlarından biri olan Ahmet Görkem'ın de savunma katkılarıyla IBB'nın kaliteli hücumcularına gol sevinci tattırmazken IBB'nin yerleşik savunmacıları da ağır Elazığspor hücumlarını kolaylıkla kesiyordu. Maçta 80 dakika geçmişti ama hiçbir şey olmamıştı. Ne olacaktı?
Geçen yıl Antep BB'de yıldızı parlamayan ama çalışkanlığıyla göz dolduran Volkan Yılmaz, bir çok kulübün dikkatini çekmeyi tabii ki başaramamıştı. Bülent Uygun'un menejer payından alacaklarını aldıktan sonra kulübü satıp, başka salak kulüp başkanları aramaya çıkmasını takiben göreve gelen Yılmaz Vural ise bir kez daha klişe kaderiyle karşı karşıya kalmak zorunda kaldı. Kötü durumdaki takımı ligde tutmak. Gelmesiyle birlikte Bülent Uygun enkazıyla bile istikrarlı bir hücum futbolu oynatmayı becerdi ama eksikler vardı. Devre arası kadrodaki bir çok oyuncu gönderildi. İkinci lig ağırlıklı yerli oyuncular ve birkaç kilit yabancı oyuncuyla birlikte yeni devreye başlandı. Alınan oyunculardan biri de Volkan Yılmaz'dı.
İkinci devrenin başlamasının üstünden haftalar geçmiş olmasına rağmen halen forma şansı bulamamış olan Volkan, IBB maçının 80. dakikasında sol bek Eren ile birlikte çizgide oyuna girmek için bekliyordu. Kameralar bu anı gösterdiğinde herkesin aklında tek bir soru vardı. "Kim bunlar?", "Böyle önemli bir maçta bunları mı oyuna alacak." Aldı.
Sinan esasında çok başarılı ve kaliteli bir santrafor olmasına rağmen uzun zamandır üst düzey futbol oynamamış olması, hatta neredeyse hiç oynamamış olması onu fizik olarak bitirmiş. Buna rağmen ligde 17 maçta 5 gol 2 asistlik katkı sağlamayı başardı. Lakin olmuyordu. Sağdan soldan Aydın ve Serdar'ın sürekli taşıdığı toplar Sinan'ın hantallığı ile harcanıyordu. Üstüne üstlük Sinan'ın tuttuğu toplara arkadan destek bir türlü gelemiyordu. Her iki planda da Sinan tam bir etkisiz olarak oyunda yokları oynuyordu. Üstüne üstlük tam anlamıyla yerli Quaresma olan Aydın'da 65-70 arası oyundan iyice düşüp tek başına çizgiye inerek her pozisyonda top kaptırmaya başlayınca maç çekilmez hale geliyordu.
80'de yapılan değişiklik ile Sinan kenara geliyor ve Volkan oyuna giriyordu. Aynı zamanda Volkan'ın Elazığ'daki ilk resmi maçı olacaktı. Maçın belki de o ana kadar ki en iyi ikinci ismi olan Orhan'da sinirine yenik düşüp ikinci sarıyı görmemesi için kenara geliyordu. Hamle "0-0'a yatmak, fantezi" şekillerinde yorumlansa da Volkan 81. dakikanın son anlarında Sinan'dan 10 kat daha hızlı koşarak oluşturduğu set ile ayağına gelen ilk topu harika bir şekilde Aydın'a çıkarıyor, gelen top çok iyi paslaşmalarla Köksal'ı buluyor ve klasik bir Köksal ortasıyla içeri gelen top... Tabii yine Sinan'dan çok daha hızlı bir şekilde içeri kat eden ve doğru yerde bulunan Volkan Yılmaz ayağına ikinci kez topun değmesiyle birlikte gol sevincini yaşıyordu. Gol 82. dakikada gelmişti. Golden sonra IBB atakları hız kazanır ama oyunu kontrol eden Elazığ'dır. Özellikle ileride Volkan ve Serdar Gürler IBB defansının ileri çıkmasını engelleyerek Üründül değimiyle bloklar arası boşluklar yaratırlar, maç tamamen kontrol altındadır. Elazığ maçı 1-0 kazanır ve rahat bir nefes alır.
Üç hikaye, üç benzer hikaye... Teknik direktörün küçük bir dokunuşu, futbolcunun küçük bir dokunuşu. Hikayelerde bunların hepsi var. Birinde doğru olanı yapmamak için inat eden ama her seferinde tükürdüğünü yalayan biri, birinde doğru olduğunu bildiği halde elindeki cevheri abanarak yok etmemek için doğru kullanmaya çalışan biri ve birinde de elindeki yeteneğe, oyununa güvenen biri...
Teknik direktörlerin küçük dokunuşları futbolcuların ki kadar konuşulmaz. Ama onların arkasında çok daha fazla hikaye yatmaktadır.
Etiketler:
Aykut Kocaman,
Beşiktaş,
elazığspor,
Fenerbahçe,
oğuzhan özyakup,
salih uçan,
Samet Aybaba,
volkan yılmaz,
yılmaz vural
4 Mart 2013 Pazartesi
Are You Big Player?
Kederli bir Fenerbahçe taraftarının yine bir Galatasaray - Fenerbahçe maçından sonra tesislerin kapısının önünde Mateja Kezman'a ettiği bu laf, orada burada ve şurada Türk futbol literatürüne geçti diyebiliriz. O gün Mateja Kezman'a içtenlikle yönetilen bu soru zamanla bir çok futbolcunun böyle sorgulanmasına yol açmıştı. "Are You Player? Ha? Are You Big Player?"
Bazı adamlar vardır. Sahada ortalamanın üstünde oynamadığı her maç takımına zarar verir. Büyük futbolcudur kendisi, gol kralıdır veya işleyen sistemin en önemli çarkıdır fark etmez. Ama bunun aksine öyle adamlar vardır ki maçı evden izliyormuş gibi gözükse de görünmez katkısıyla takımı sırtlar, götürür. Her büyük takımda en az bir tane olması gereken ve hatta bunlardan olan isimlerdir. Dün oynanan Beşiktaş - Fenerbahçe maçında bunlardan bir değil, birden fazla vardı. Ama bir tanesi maçın kaderini değiştiren ve her şeyi farklı bir boyuta çıkaran adamdı.
2010-2011 sezonunda flaş bir şekilde Fransa'nın en gözde futbolcularından birini renklerine katan Fenerbahçe, belki de dün yaşanacak olanlara çok ufakta olsa bir katkı sağlıyordu. Fenerbahçe forması altında unutulmaz performans sergileyen ve attığı gollerle herkesi büyüleyen o isim, sezonu 31 maçta 15 golle bitirirken attığı gol kadar da asist yapmayı başarmıştı. Ama unutulmaz sezonun ardından yaşanan şike süreci ve Katar'a uzanan yol... Bir anda ülkeye adım atan adam yine bir anda gözlerden kaybolmuştu. Tıpkı yeni sezonda kendisiyle ölümcül ikili olması beklenen Emenike'nin daha forma giymeden puf olup gitmesi gibi...
Katar dostumuza yaramadı. Sakatlıklar, formsuzluklar ve yaşam tarzının orayla uyuşmaması derken ilk sezonunda sadece 13 maçta forma giydi. Afrika Kupası'nda yaptığı tek asist koskoca yıldaki tek istatistiğiydi. Ama yılmadı, çalıştı ve geri döndü. Sezonun ilk dokuz maçında dört gol atmayı başardı ama kısa bir süreli sakatlık, ardından tekrar yedek kulübesi ve unutkanlık...
Top ayağına en son Kasım ayının son haftasında değmişti. Son düdük çaldığında beş maçtır rakip fileleri yoklayamıyordu ve bu ondan Superman etkisi bekleyen Arapları memnun etmiyordu. Mutsuzdu. Ama Şubat ayında burada ondan daha mutsuz olan isimler vardı.
Aniden sakatlanan takımın bel kemiği ve gizli kahramanı Almeida'nın yerine forvet arayışlarına giren Beşiktaş, bütçesi doğrultusunda bir türlü yüksek standartlarda birini bulamıyordu. Üstüne üstlük hiç beklenmedik bir şekilde şampiyonluk yarışındaydılar ve ligin ikinci yarısı ilk yarısına göre daha çetin geçecekti. Buraları bilen bir adam lazımdı. Yarışın önemini kavrayabilecek, gerektiğinde sırtlayabilecek bir isim ama Katar'a hiç bakılmadı, o akıllara hiç gelmedi. Galatasaray olağanüstü şans ortamından faydalanıp, bütçesiyle de iki önemli transfer yapınca Beşiktaş yöneticilerine ve transfer komitesinin jetonu düştü. Sneijder ve Drogba gibi sevimsiz şartlar altında kalmış futbolcular elbet vardı ve bizim bütçemize uygun bir biçimde elbette birini bulurduk. İşte Beşiktaş orada yeni bir Big Player buldu.
Mamadou Niang... Her ne kadar Drogba transferinin büyüklüğü arkasında sinip kalmış olsa da Niang, forma giydiği dönemden beri Drogba'ya nazaran takımına çok büyük katkı sağlamayı başardı. Üstüne üstlük "ölü haliyle bile" demiş olsak ağır bir iddiada bulunmuş olmayız. Kasım ayından beri ayağına top değmeyen uzunca bir süredir de idmanlara da çıkmayan bir isim, geldiği gibi giymeye başladığı formasıyla inanılmaz bir ivme yakadı. Almeida'nın yokluğunda topu ileride tutan adam olmasının yanında kanatlara kayarak takımın hücuma çıkarken en büyük kozlarından biri oldu. İlk maçı olan Elazığspor karşılaşmasında 81'de oyuna girerken, öyle ya da böyle zar zor kaleye gelen Beşiktaş bir anda zeka dolu ataklar yapmaya ve topu ileri taşımaya başladı. Gol yok, asist yok ama asıl önemi bir maç sonra ortaya çıktı. 78. dakika da Niang oyundan çıkana kadar neredeyse tek kale oynayan Beşiktaş, o dakikadan sonra ileride top tutamamaya ve düzgün atak yapamamaya başlar. Akabinde son 10 dakika dayanamaz ve 1-0'lık üstünlük, son 10 dakika da düşen oyunla birlikte 1-1 olur ve şampiyonluk yarışında 2 puanın gitmesine sebep olur.
Olmuyordu, anlayamıyorduk... Henüz ikinci maçı ve fiziksel olarak bitik bir adam nasıl olur da iki maçta toplam 90 dakika civarında forma giymesine rağmen takıma bu kadar etki edebiliyordu. Bir adamın ölüsü bile bir takımın hücumlarını bu kadar etkileyebilir miydi? Etkiliyordu. Almeida'nın yerini tam anlamıyla olmasa da dolduran ve onu aratmayan isim henüz istatistik hanesine rakamlar ekleyememiş olsa da Beşiktaş'ı sırtlıyordu. Fenerbahçe maçı için dönüm noktası olmalıydı. Eski takımına karşı oynayacağı maçta artık bunu da yapmak zorundaydı. Nitekim rehavet ile başlayan ilk 30 dakikadan sonra Beşiktaş toplanırken takımın ileriye doğru çıkmasında Fernandes ile birlikte en önemli katkıyı sağlayan isimdi. Takımın bir diğer ölüsü bile yeter adamlarından olan Fernandes yine klasik bir duran top organizasyonundan golü attırırken Niang öne geçirici hamle için yerini almıştı. İnanılmaz bir golcü vuruşuyla takım öne geçerken, Niang'ın inanılmaz katkısı artık istatistik hanesine de işlemişti.
Santrasız gol, daha kolaylarını atamayan Olcay... Maç boyunca inanılmaz çabaladı ve maçın tartışmasız kahramanıydı. Ama çizgi romanlarda çokça karşımıza çıkar ya, bir süper kahraman her zaman tek başına yenemeyeceği bir kahraman ile karşı karşıya gelir. Yenemez, gizli bir el ya da bir dost ona yardım eder. Ya bir taktik verir ya da güç birleştirirler bilemem ama o yardım sayesinde kahraman düşmanını yener. Ardından kimse yardımcı eli konuşmaz, kahraman ise bütün övgüye nemalanır ve herkes onu konuşur. Dün Niang, o kahramanın yancısıydı. Attığı harika golün hakkı elbet verildi ama Olcay'ın golün ona yaptığı asist sadece "iyi asist, mükemmel ötesi gol" kıvamında konuşuldu. Ama konuşulanların aksine o öyle bir pastı ki, pozisyon içinde bir değil beş Volkan olsa yine de tek avantajlı isim Olcay'dı. Ölüsü bile pozisyona sokuyordu... Olcay'da harika performansını en harika biçimde ödüllendirirken Niang'ta bundan nasipleniyordu.
Ölüsü bile iş yapan adam... Beşiktaş'ta bunlardan çok var. Bazıları formsuz olduğu için ölü, bazıları moralsiz oldukları için ama yavaş yavaş işler yoluna girmeye başlamışken kazanılan bu derbi, takımı ritme sokacak ve ölü denilen isimlerde tabutlarından çıkarak avlanmaya başlayacaklardır. Dün Fernandes ilk defa büyük maç kazandırırken ona destek olan Niang bunun en güzel örneğiydi. Form yakalanması ve Almeida'nın takıma dönmesiyle birlikte takım bu ivmeyi devam ettirirse hayal olan şampiyonluğun kapıları belki biraz olsun Beşiktaş için aralanabilir.
Ölü adamın sandığı... 1 gol 1 asist... Are You Player ?
Etiketler:
are you player,
Beşiktaş,
derbi,
Fenerbahçe,
mamadou niang,
Olcay Şahan
İnönü'de son derbi
İnönü Stadı sadece Beşiktaş için değil, Fenerbahçe ve Galatasaray, hatta milli takım için de çok önemli hatıralara ve öneme sahip. O efsane stadı yıkılırken inanıyorum, sadece Beşiktaşlılar değil tüm futbolseverlerin gözleri dolacaktır.
Dünkü derbi de o stadın tarihine uygun bir oyuna ev sahipliği yaptı. Sahada bolca hata vardı belki ama oyunun temposu ve oyuncuların çabası alkışı hak etti. Beşiktaş adına İnönü'deki son derbiyi kazanmak tabi ki çok hoş oldu. Hele ki son saniye golü ile coşku tavan yaptı.
İlk yarının ilk yarım saatindeki Fenerbahçe üstünlüğü ezici seviyedeydi diyebiliriz. Beşiktaş hiç top yapamazken, Fenerbahçe tarafında gol geliyorum diyordu. Ben bile maça konsantre olamadım bu üstünlükten dolayı. Lakin önce verilmeyen nizami gol, üstüne de Sow'un "Haydi, buna da bayrak kaldır!" golü ibreyi Fenerbahçe'ye iyice çevirdi. Sow kafayı vururken üç tane Beşiktaşkının birbirini savunması da ayrı bir komedi. Sayılmayan golün pozisyonunda bile ofsayt olmadığı televizyondan dahi anlaşılabiliyordu. Tabi burada orta hakeme de kızılacak bir durum yok. Tek sorumlusu yan hakemdir. O pozisyona ofsayt kaldırabilmek için bir kişinin ya korner bayrağının dibinde ya da defansın baya gerisinde duruyor olması gerekir.
Maçın üçte birlik bölümü bittikten sonra Beşiktaş kendine geldi. Golün etkisi ile de oyunu dengeledi ve en iyi yaptığı şey olan, duran toptan golü buldu. Bu sezon şu ana kadar Hilbert üç, Toraman beş, Sivok beş ve Ersan'ın bir golü var. Toplam 14 golü defansından bulan Beşiktaş, bu maçı da es geçmedi. Fernandes'in ortasında topa hareketlenen Ersan, Sivok ve Toraman üçlüsüydü. Nitekim Ersan kafayı vurdu ve top Kuyt'a çarpıp girdi, Volkan'ı da kitledi.
İkinci yarı dengeli başladı. İlk yarı sahada görünmeyen Olcay'ı Samet Aybaba uyarmış olacak ki kendini toparlamıştı. Fernandes de maça iyice ağırlığı koydu. Önce Emre'yi efsane çalımladı, Emre de cezayı tekme ile hakemin önünde kesti. Daha sonra çizgide yine Emre'yi çalımladı, üstüne Bekir'e attığı ince ve klas çalım gerçekten görülmeye değerdi. Zaten üçüncü de Emre yine cezayı kesti. Normalde derbilerde bu kadar oyuna giremiyordu Fernandes. İşte bu maç liderliğini yaptı takımın.
Çıkarken tepki gösteren ve şişeleri tekmeleyen Gökhan Süzen'in yerine oyuna giren Emre Özkan'ın önce goldeki ortası ve daha sonra da girdiği kademeler çok yerindeydi. Olması gereken değişiklik buydu. Gökhan'ın ise bu kafasını düzeltmesi gerekiyor. Yol geçen hanına dönen kanadı sorgulamak yerine oyundan çıkarken atar yapmak çok akıllıca bir davranış değil. Ersan'da aynı şeyleri yaşadı lakin dönüşü için ona da ders oldu. Niang'ın gol vuruşu baya iyiydi. Yalnız golde de Bekir'in hatası fenaydı. Nitekim beş dakika geçmeden Sivok, Bekir'e özenmiş olacak ki Sow'un onu ezmesine izin verdi. Gerçekten çok klas bir goldü. Sow bence şu an ülkedeki en iyi forvet oyuncusu. Her an her topa bir şekilde vurabiliyor. Vurmakla kalmayıp, çoğunda da golü atıyor.
Olcay'ın son saniye golündeki deparı derslik gibi. 92 metreyi 14.94 saniyede koşmuş. İnanılmaz gerçekten, 90 dakika sahanın en çok koşan oyuncularından birinin maçın sonundaki bu performansı alkışa değer.
Maçtan sonra gariptir ki hakem çok konuşulmadı, onun yerine Aykut Kocaman konuşuldu. Orta sahada direnci kaybettiği anlarda oradan iki oyuncu çıkartıp, sadece Mehmet Topal'ı oyuna alması belki de kazanacağı maçı vermesi oldu. Çünkü Beşiktaş baskıyı kaldıramıyor ve panik yapıyor. Yediği gollerde genelde bu şekilde. Zaten duran top zaafı olan bir takım, üstüne gitselerdi golü bulurlardı.
Fenerbahçe Daum ve Zico dönemlerinden beri derbi kazananı (winner) bir takımdı. Daum döneminde başlayan bu özellik Aragonese döneminde bile vardı. En kötü döneminde dahi bu özelliğini hem sahada hem saha dışında psikolojik olarak kullanabiliyorlardı. Fenerbahçe'nin ciddi kıskanılan bir özelliği idi benim için. Fakat bu özellik bu sezon iyice azalmış durumda. Sahada güven vermeyen bir takım var. Bu kadar kaliteli bir kadro ile bunun yaşanması cidden üzücü. Dünkü maçta kenardan oyuna girebilecek ve takımı etkileyecek bir tek Oğuzhan vardı. Emre Özkan biraz ekstra oldu. Fenerbahçe de ise birden fazla isim varken bunu gerçekleştiremedi.
Son olarak da Olcay ile Samet Aybaba'nın ilişkisi cidden çok güzel. Almanya'da bu kadar etkin olamayan Olcay'ın potansiyelini göstermesini sağladığı için ona da teşekkür edilmesi gerekiyor.
28 Şubat 2013 Perşembe
Seyircisiz maçtan ceza almak
UEFA dün Fenerbahçe'nin BATE Borisov maçında atılan meşalenin faturasını açıkladı. Fenerbahçe, FC Viktoria Plzeň maçını yine seyircisiz oynayacak. Ayrıca iki yıl içinde herhangi bir olay daha olursa kupadan men edilecek. Tokat gibi bir ceza bu. Peki çok mu ağır?
İlk defa olsaydı ağır derdik ama UEFA'nın bu cezayı verme sebebini "ceza aldığın maçta bile güvenliği sağlayamadın"a çevirebiliriz. Yani bunun başka açıklaması olamaz. Yoksa böyle bir şeye bu ceza ve tehdit gibi olay uyarıyı alamazdınız. Yoksa cezanın abartığı olduğu ortada.
Bunlardan da öte ben asıl yönetim ve oyuncuların gerçek düşüncelerini merak ediyorum. Bunu yapan taraftar hakkında ne düşünüyorlar acaba? Keşke bulunsa o kişi de bu adam ibretlik, kendini bilmezin teki filan diye ifşa edilse. Ömür boyu men alsa, stada bile yaklaştırmasalar. Yani bu kadar sorumsuzluk en fazla neye mal olurduyu canlıya geçirdi. İşte taraftarın UEFA'ya okuduğu meydanın cezası aslında bu.
Türkiye'de taraftarlar hep kendilerini en tepede görüyorlar. Her kurumdan da kendilerini üstün görüyorlar. Yaptıkları en büyük hata bu işte. Yeri geldiğinde kabullenmesini de bilmelisin. Yarın en ufak şeyden ceza aldığında klübün Avrupa Kupalarından men edilirse bunun hesabını kim verecek?
Maçları zevk almak için değil, stres atmak için izlediğimiz için hep bunlar geliyor başımıza.
İlk defa olsaydı ağır derdik ama UEFA'nın bu cezayı verme sebebini "ceza aldığın maçta bile güvenliği sağlayamadın"a çevirebiliriz. Yani bunun başka açıklaması olamaz. Yoksa böyle bir şeye bu ceza ve tehdit gibi olay uyarıyı alamazdınız. Yoksa cezanın abartığı olduğu ortada.
Bunlardan da öte ben asıl yönetim ve oyuncuların gerçek düşüncelerini merak ediyorum. Bunu yapan taraftar hakkında ne düşünüyorlar acaba? Keşke bulunsa o kişi de bu adam ibretlik, kendini bilmezin teki filan diye ifşa edilse. Ömür boyu men alsa, stada bile yaklaştırmasalar. Yani bu kadar sorumsuzluk en fazla neye mal olurduyu canlıya geçirdi. İşte taraftarın UEFA'ya okuduğu meydanın cezası aslında bu.
Türkiye'de taraftarlar hep kendilerini en tepede görüyorlar. Her kurumdan da kendilerini üstün görüyorlar. Yaptıkları en büyük hata bu işte. Yeri geldiğinde kabullenmesini de bilmelisin. Yarın en ufak şeyden ceza aldığında klübün Avrupa Kupalarından men edilirse bunun hesabını kim verecek?
Maçları zevk almak için değil, stres atmak için izlediğimiz için hep bunlar geliyor başımıza.
Etiketler:
BATE Borisov,
ceza,
Fenerbahçe,
meşale,
UEFA,
Viktoria Plzeň
17 Aralık 2012 Pazartesi
Derbi Stresi
Futbolcular ve teknik adamlar bu
stresin altında ezildiklerinde sahada çok kalitesiz bir futbol izleyebiliyoruz.
16 Aralık 2012 derbisi de bunlardan biri oldu.
Bir süredir devam eden iki takım
arasındaki normal-üstü tansiyon başta seyirci olmak üzere herkese yansıdı.
Tamamen zihinlerde yaratılmış olan ve belli alışkanlık kalıplarıyla şekillenen
bu derbi heyecanı, dünyanın diğer önemli derbilerinin aksine herhangi bir
sosyo-kültürel çekişmeye de sahne olmuyor.
Ama nasıl oluyorsa her seferinde
bu “anlamsız” heyecan yine gündemi meşgul ediyor, yine günlerce konuşuluyor.
Bundan sonra da konuşulmaya devam edecek.
Futbol adına bir not:
“İki takım arasında duran top
farkı vardı” demiş Aykut Kocaman. #AlexDeSouza der geçerim o halde.
Etiketler:
aykut,
derbi,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
kocaman,
stres
Bu adamlar gibi olmayın!
Dün ülkenin çoğu insanı gibi bende Galatasaray - Fenerbahçe maçını izledim. İki takımıda tutmayınca kafa rahat izleyip, daha objektif olma şansınız olabiliyor. Maç ile analizler zaten onlara kez yapıldı. Benim derdim başka şeyler.
Dün taç atışları kullanılırken bu sıkıntı gözüme çarptı. Fenerbahçeli oyuncular taç atışı kullanırken yakı plan çekimlerde hep arkalarında bir taraftar belirdi. Dikkati dağılsın diye arkadan bağırıyorlardı arkadaşlar. Gözleri bağırmaktan yerlerinden çıkacak gibi, yüzü kıpkırmızı. Sanarsınki eşine, annesine bir şey yapıyorlar. Hayır, rakip takım oyuncusu taç atışı kullanacak. Ama nasıl sövüyor, futbolcunun annesi filan kalmıyor. Tek suçu rakip takımın oyuncusu olması.
Hangi formayı giydiğinin, hangi takımın taraftarı olduğu önemli değil. Bu maçların kayıtları var, bu adamların tipleri belli. Basın çıkarsa eşgali boy boy koysa bunların fotoğraflarını. Bu adamlar gibi olmayın deseler. İnsanların eşgalleri çıktıkça, inanın utanmaya başlarlar. Belki yapmaya başlamazlar. Yani adam rakip formayı giyiyor diye bunları yapıyorsa Allah korusun ailesine biri bir şey yaparsa, yan gözle bakarsa kim bilir ne yapar?
Lüften bu adamlar gibi olmayın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















