Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Nisan 2014 Pazartesi

2014 Euroleague Final Four


Real Madrid - Olympiakos ve CSKA - Panatinaikos serilerinin de sonlanmasından sonra 2014 Euroleague Final Four'una kalan takımlar ve eşleşmeler de belli oldu: Barcelona - Real Madrid ve CSKA - Maccabi Electra Tel Aviv.


Bu sene benim favorim Olympiakos'u eleyen Real Madird. Serileri erken final gibi bir şeydi. Geçen senenin finalistlerinin Top 16'da eşleşmesi talihsizlik oldu. Madrid'deki son maçta da son periyotların takımı Olympiakos'un geri dönüşüne akıllı hücumları ve  hücum reboundları ile mani oldular. Böyle büyük anlarda Oly'i durdurmak gerçekten başarıdır ki son senelerin en kötü sezonlarından birini geçirmelerine rağmen. Galibiyetteki en büyük faktör, bu kupayı en çok isteyen Rudy Fernandez oldu. Hem ofansta hem defansta inanılmaz bir performans sergiledi.


Real Madrid'in rakibi, temsilcimiz Galatasaray'ı rahat geçen Barcelona. Bu sene gruplarda fırtına gibi esen Barcelona ödülünü belki de Top 16'ın en güçsüz takımı ile eşleşerek aldı. Arroyo'nun erken sakatlanması Galatasaray'ın direncinin çabuk kırılmasına neden oldu. Böyle büyük takımları yenmek için şansa da ihtiyacınız oluyor. O da olmayınca işler gerçekten mucizeye kalıyor...

Barcelona - Real Madrid eşleşmesinin favorisi şu veya bu demek çok zor. Lakin Real Madrid'i bir adım önde görüyorum. Rudy Fernandez ve Mirotic'in performanslarına Llull ve Oly serisinin kayıp ismi Rodriguez de eşlik ederse Barcelona'ya karşı şansları yüksek olur. Tabi Navarro'nun da sakatlığının durumu ve parkelere ne durumda döneceği de eşleşmede önemli bir yere sahip.


Yarı finalin diğer maçı ise son 12 yılda 11. Final Four'u olan CSKA ile Maccabi Electra Tel Aviv arasında. CSKA zorlu bir seriden son maçta çok rahat bir galibiyetle Final Four'a kaldı. Oly gibi Panatinaikos'un da son senelerdeki en kötü kadrolarından biri ile mücadele etmesi ve CSKA'yı bu kadar zorlması da herkesi şaşırttı diyebiliriz. Ne kadar Yunanistan atmosferi ile yendiler filan desek de CSKA'nın sanki rölantiyeye alması da vardı diyebiliriz. Zaten son maçta Pana Euroleague tarihlerindeki en düşük sayısını attı. Son maçta da fark açılırken direnç gösteremedikleri her an oyundan iyice düşmüşlerdi. Final Four'dan önce Messina'nın tercihleri tartışılıyor halen, doğru yönetim ile Maccabi'yi geçecenlerine inanıyorum.

Maccabi ise ev sahip avantajını değerlendirmek isteyen sürpriz takım EA7 Emporio Armani'yi eledi. Onlar için de çok zor bir seri oldu diyemeyiz. Yine de belki de Final Four sonunda kupaya en uzak takım bana Maccabi gibi geliyor.

Final Four 16 Mayıs'ta İtalya'da başlıyor. 18 Mayıs'ta ise final var. Güzel bir Cuma ve Pazar olacak...

14 Nisan 2014 Pazartesi

Tebrikler Galatasaray, Teşekkürler Fenerbahçe...


Euroleague Kadınlar Final 8 başladığından beri maçları takip etmeye çalıştım. En azından bizim takımlarımızın olduğu maçları. Gruplardaki maçlardan sonra ve Ekaterinburg'un performasını gördükçe şampiyonun en büyük adayı ortaya çıkmaya başlamıştı.

Turnuvanın en büyük şansızlığı herhalde üç Türk takımınında aynı grupta yer almasıydı. Umarım birbirlerini baltalamazlar da ikisi yarı finale çıkar diye düşünürken Fenerbahçe'nin gruplardaki performansına Galatasaray da eşlik edince korktuğumuz başımıza gelmedi. İlk maçlarda Kaski'nin de taktik anlayışı sayesinde baya az sayı buldu takımlar. Ne zaman ki Galatasaray, turnuvanın favorisi Ekaterinburg'u ilk yarıda duman etti, işte o zaman Fenerbahçe'nin işinin hiç kolay olmadığı ve Galatasaray'ın grup performanslarının aslında göstermelik olduğunu anladık. Galatasaray'ın gruplarda baya sayı kısırlığı yaşamasından sonra ev sahibi Ekaterinburg'u ilk yarıda 29 sayıda tutup, üstüne 49 sayı atması muazzam bir başarıydı. Bunda tabi Alba Torrenz'in muhteşem performansına Zellous da eşlik edince maç ilk yarıda koptu.


Fenerbahçe ise turnuvadaki istikrarlı performansını yarı finalde de sergileyip finale çıktı. Açıkçası benim favorim Fenerbahçe idi. Finalde en önemli faktör Galatasaray'ın Ekaterinburg maçındaki ilk periyot performansı Fenerbahçe karşısında sergilemesi hem turnuvaya ne kadar iyi hazırlandıklarının hem de Ekaterinburg galibiyetinin bir tesadüf olmadığını gösterdi. Euroleague Kadınlar Turnuvası'nda 18 maçtır yenilmeyen Fenerbahçe'yi ilk periyotta 7 sayıda tuttu. Fenerbahçe şoku çabuk atlatıp ikinci periyot kendini toparlasa da ilk yarı 29-42 Galatarasaray'ın üstünlüğü ile tamamlandı.

Yarı finalde sakatlanan Sancho Lyttle'ın finaldeki performansı da kayıtlara geçilmesi lazım. Gerçekten takımı galibiyete taşıdı. 3. periyotta bocalayan Galatasaray'ı yakalayan Fenerbahçe, 4. periyotta farkı iki sayıya kadar indirdi. İşte o an yaklaşık 3-4 hücum iki takımda sayı atamadığı an ilk kez oyuna giren Şebnem Kimyacıoğlu maçı ve kupayı getiren iki inanılmaz el üstü üçlüğü ile Galatasaray'a getirdi.

Turnuva genelinde ise takımın yıldızları Alba Torrenz ve Işıl Alben'di. Işıl en kritik yerlerde top çalmaları ve aldığı hücum reboundları ile takımı ayakta tutmayı başardı. Torrenz ise kalitesine yakışır bir performansla turnuvayı tamamladı. Zaten kendisi de turnuvanın en değerli oyuncusu (MVP) seçildi.


Fenerbahçe iki senedir finalde kupayı kaybediyor. Kaybetmesinin yanında iki senedir kadınlar basketbolunun birinci kupasında finale çıkmayı da başarıyor. Bu da gözden kaçmaması gereken büyük bir başarı.

Dün Fenerbahçe çeşitli branşlarda dört final oynayıp hepsini kaybettiler. Umarım bu travma etkisi yaratmaz ve kendilerini çabuk toparlarlar.

Benim için bu turnuvada final maçı dahil, oyuncuların birbirlerine karşı olan saygısı ve centilmenliği idi. Kupayı kazandıktan sonra hemen maç sonu birbirilerini tebrik etmeleri hep konuşulan futbolculara ve onları geren taraftar ve spor yazarlarına ders olmalı. Bu sene hem basketbol, hem de voleybolda Avrupa Kupaları'nda final değil finaller gördük, izledik. Peki futbol nerede? Onu sormayın bence, kaybolmuş kendi pisliğinde... Düşmüş ağlayanı yok...

Tekrardan bu hayal gibi finali bize yaşattıkları için binlerce kez teşekkürler Galatasaray, teşekkürler Fenerbahçe...

7 Nisan 2014 Pazartesi

Yine sonunda futbol konuşulmayan bir Galatasaray - Fenerbahçe derbisi...


En son ne zaman bir Galatasaray - Fenerbahçe maçının ardından futbol konuşuldu hatırlıyor musunuz? Artık basınında süper gerdiği derbinin akabinde hiç futbol konuşulmuyor. Tabi ki tüm derbiler gibi gergin ve kartlı geçecek, bunun yanında futbolunda olması gerekmez mi? Yani on maçın birinde sadece futbol konuşulacaksa bu işte bir terslik vardır.

Emre böyle yapmış, Melo böyle yapmış, hakem böyle katletmişin ötesine gidilebiliyor olması gerekiyor artık. Dün dikkat edin yerden futbolcu kaldırmak için uzatılan eller bile terslendi çoğu zaman. Bundan önceki yazımda dediğim gibi, biz futbolu sevmiyoruz. Sevmediğimiz için bu kavga gürültüden mutlu oluyoruz. Bunu konuşmak için bekliyoruz. Dünya derbisi denen Galatasaray - Fenerbahçe maçı artık dünya basını tarafından bile takip edilmiyor bu yüzden. Adamlar futbol peşinde biz kavga gürültü.

Her maç sonucunda da "abi gergin maç tabi yea, normal bunlar" diyenler çıkıyor da o oyuncuları bu kadar germenin bir anlamı var mı? Benim futbolsever anlayışıma pek uymuyor pek bu tür şeyler. Kırmızı kart kazandırınca rakibe o triplerin filan yapılması gerçekten saçma sapandı. Melo İtalya'da bunları yaptığı için kalamadı, bunları yaptığı için milli takıma alınmadı. Anca bizim gibi futbol dışında her şeyin arandığı ülkelerde bunlara taviz verilir. Bir futbolcunun sadece iyi oynuyor olması bazı hareketleri yapma hakkı kazanmış yapmıyor. Bu bugün Melo ve Emre'dir, yarın başka kişilerdir.

Dünyada eşi benzeri olmayan bir derbi, ama bu özellikleriyle. Derbi gergin olsun ama yanında futbolu da olsun...

7 Aralık 2013 Cumartesi

Gazozuna Kupa


Hafta içi kupa mesaisine çıkan ülkemizin büyük takımları aslında güzel bir sınav ve akabinde mesaj verdiler. Çoğu büyük ve baş altı takım sürpriz bir şekilde alt ligden gelen ekiplere mağlup olurken futbolu yöneten kesimlere de en sağlam cezayı kestiler. Kim bilir, biz anlamadık ama belki de bu sezon kupanın böyle sürprizlere açık olacağı sezon başından belliydi.

"Her maç 250.000 euro oyuncularımıza prim ödüyoruz. Toplam da oyunculara 3 milyon euro prim dağıtıyoruz. Federasyondan ise bunun karşılığında kupa galibi olarak toplam 1.5-2 milyon euro alıyoruz. Oyuncularımıza verdiğimiz final primiyle birlikte nereden baksanız 2 milyon eurodan fazla zararımız oluyor. Eğer federasyon buna bir önlem almaz ve statü değiştirilmezse biz A2 takımıyla maçlara çıkacağız ve yenileceğiz."

Bu sözler yanılmıyorsam geçen Mayıs ayındaki bir kongre de Aziz Yıldırım tarafından söylenmişti. Kupadan bir kâr sağlamıyoruz. O gün Aziz Yıldırım için her şey paradan ibaretmiş gibi gösterilmiş olsa da aslında bu ülkenin futbolundaki temel bir sorun bir kez daha gün yüzüne çıkarılmıştı.

"Yönetim başarısızlığı ve yandaş kayırma..." 

Türk futbolunun 2000'lere kadar başından ne geçmiş olursa olsun tartışmasız en büyük takımlarından birinin itibarını dibe batırıp neredeyse kayyum ayağına kadar çekmeyi başarmış bir insanın, siyasi otoriteler tarafından başa getirilmesinden sonra zaten ne beklenebilirdi ki?

Mehmet Ali Aydınlar döneminin başarılı bir uygulaması olarak önce dünyanın en saçma sistemi olan gruplu kupa eliminasyon sistemi kaldırılmış ve baştan sona tek maçlı eleme sistemine geçilmişti. Bir seneliğine de olsa kupa gerçekten heyecan arz eden bir şey olmuş ve alttan gelen takımların büyük takımların zevk pompası olması engellenmiş, hatta ciddi bir tehlike olmaları sağlanmıştı. Örneğin o dönem 2. Lig Beyaz grupta yer alan Buğsaşspor, PTT 1. ligden birçok rakibi saf dışı bırakarak 4. tura kadar gelmeyi başarmış ve adından söz ettirmişti. Örneğin az forma şansı bulmuş olsa da Şener Özbayraklı'nın ilk fark edildiği maç şuan ki takımı Bursaspor'a karşı oynadığı 4. tur eleme maçıydı. Sezon sonu Bursaspor onu kadrosuna katacak ve ülke bazında ün yapacak performanslara imza atacaktı. Ha keza aynı turda kendi evinde sürpriz bir şekilde neredeyse tam kadro Beşiktaş'ı elemeyi başaran Boluspor'un yıldızı Ferhat Kiraz da adından söz ettirecek ve Süper Lig de yine Bursaspor'a imza atacaktı. O dönem düşüşte olan Sivasspor'un da tekrar yükselişinin başlangıç dönemine en parlak örnekte yine Türk Telekom Arena da o sene şampiyon olacak Galatasaray'ı yenmeleri gösterilecekti. Çeyrek final sonrası da kıyası mücadelelere ve büyükçe önemsenen maçlara ev sahipliği yapan kupayı kazanan Fenerbahçe, çeyrek yüzyılı aşan Türkiye Kupası hasretine son verecekti.

Ne güzel bir hikaye, ama işte her güzelliğin olduğu yerde rant vardır ve rantın olduğu yerde yaşam belirtileri son bulur.

O sezon aynı zamanda kupanın yayın haklarını da alan yayıncı kuruluş Turkuvaz Medya, yani ATV, insanların kupayı izlemeye başlamasıyla birlikte burayı bir gelir kapısına dönüştürmek ister. Aynı siyasi yandaş grubun içinde yer alan şahsın federasyon başkanı olmasıyla da emellerine bir adım daha yaklaşan kuruluş yıllardır insanların en çok beğendiği eliminasyon sistemini ertesi sezon değiştirme kararı alır.

Yeni sisteme göre artık tek maçlı beş eleme turundan sonra kalan dört takım, aralarında ikişer maç oynayacakları iki gruba gidecek ve bu gruplardan çıkan takımlar çift maç usulü yarı final oynayarak tek maçlı finale çıkacaklar.

Ne kadar güzel rant kokuyor değil mi?


"Facia Sistemde İlk Sezon"

Yeni sistemin ilk senesinde amaçlanan şey aslında basitti. Büyük takımların kupada da aralarında birden fazla maç yapması ve bunların yayınından kâr amacı sağlama...

İlk sezon grup aşamalarını geçen takımlar arasında aslında beklenmedik sürprizler yaşandı. Grup öncesi son turda son şampiyon ve o sene yine şampiyon olacak Galatasaray, 1461 Trabzonspor tarafından elenecekti. Antalyaspor'a elenen Beşiktaş ve zayıf Mersin İdman Yurdu'na yenilen Gençlerbirliği ufak çapta sürprizlere yol açacak olsa da gruplarda acı gerçek ortaya çıkacaktı.

Her takımında gruplarda altı maç oynamak zorunda oluşu iki temel soruna yol açıyordu:

1- Maddi gelir sağlanmadan yüklü giderlerin olması,
2- Lig başladıktan sonra takım yükünün haftada üç maça çıkması;

Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'si bu sezon sonunda da kupayı kaldırdı ancak bu uzun yazının en başındaki söylemlerde ilk fırsatta dile getirildi. Çekilen acıya karşılık hiçbir getirisi olmayan kupa!

Üstüne üstlük yaklaşık 30 kişilik bir kadronuz yoksa zaten her maça ayrı bir takım olarak çıkamıyorsunuz. Türkiye de böyle bir genişliğe sahip olan takım olmadığından ve olamayacağından ötürü de mecburen as oyuncularınızı riske etmeniz gerekiyordu. Sakatlık riski, fiziksel ve psikolojik yorgunluk işin işine girdiğinde her sezon ya şampiyonluk ya da Avrupa için ilk beş kovalayan takımlara "oynamayanlara şans verilir." gibi bir düşünce bile lükse kaçıyor.

Para ödülünün bir çok ikinci lig takımının bile işe yaramayacağı bir ortamda Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray niye kendilerini riske etsin ki?


"Sürpriz mi? Plan mı?"

Bu haftanın ilk sürpriz olarak adlandırılan olayı Türk Telekom Arena da Galatasaray'dan geldi. İkinci ligde kötü günler geçiren rakibini penaltı atışlarıyla zar zor yenen Galatasaray dalga konusu olsa da şuna değinmek gerekiyor. Bu maçta Galatasaray'ın as kadrosundan sayılabilecek sadece iki isim ilk onbirde yer bulurken yedekten giren Umut ile bu sayı üçe çıkmıştı. Galatasaray neredeyse hiçbir as oyuncusunu oynatmadığı maçtan ucu ucuna tur atlamayı başardı ama ana kadrosunu da korumayı başardı. Bir sonraki hafta içi Şampiyonlar Ligi'nde ölüm kalım maçına çıkacak bir takım için en mantıklı hareketti.

Bir sonraki gün Süper Lig'in lideri, PTT 1. Lig'in en son sırasındaki takıma kendi evinde yenilirken maçta as kadrodan tek bir oyuncu yer alıyordu. Her ne kadar sonlara doğru maçı çevirme adına Emenike ve Alper oyuna alınmış olsa da maçta oyuncuların hal ve tavırları aslında bu maçın istenmediğini kanıtlar nitelikteydi. Tıpkı bir gün sonra Beşiktaş maçında olacak olanlar gibi...

Beşiktaş yine bir alt ligin kötü günler geçiren takımı Bucaspor'a konuk olurken as kadrosundan 4 isme şans tanımıştı. Gerçi bu birazda Beşiktaş kadrosunun alternatifsizliğinden kaynaklı oluşundandı. Serdar ve Oğuzhan'ın yedeklerinin bulunmayışı, Atiba ve Veli'nin yedeği Sezer'in kadro dışı oluşuyla birlikte Escude'nin sakatlık sonrası maç eksiğinin olması onların sahaya sürülmesine yol açmıştı. Yine isteksiz oynayan futbolcular ve saha kenarında normal hırslı hal ve tavırlarının aksine oturan Slaven Bilic... Maça sonradan giren on bir oyuncusu Gökhan hırsı ve Beşiktaş'ın unutulmuş forveti Ömer'in katkısıyla beraberlik yakalanmış olsa da maçtan onlarda çabucak koptu...

Ligde zirve yarışı içinde olmadığı ve çok kötü bir açılış yaptığı için diplerde yer alan Gençlerbirliği'nin yarı yarıya rotasyona gitmesiyle kendi evinde Nazilli Belediye'ye yenilmesi de aslında kupanın değerini gözler önüne koydu. Zaten kadro darlığından oynamak zorunda kalan Gosso ve arkadaşlarının hal ve tavırları "ne arıyoruz biz burada?" der gibiydi. Ha keza Bursaspor, Eskişehirspor ve Antalya gibi takımların adam gibi futbol oynamadan atlamaları da bir başka hikaye konusu olur.

Trabzonspor'un ise neredeyse tam kadro çıkmasına rağmen elenmiş olması malesef bu takımlar arasında kendine yer bulamayacak. Orası Balıkesir adına bambaşka bir başarı hikayesini hak ediyor. Belki sezon sonu bir Balıkesir yazısı çıkartırız, o zaman övgü dolu bir paragraf içinde burayı da yazarız.

"Alternatif Senaryo"

Şimdi bundan sonra yaşananlar olmamış gibi davranalım. Üç büyükler elenmemiş ve yoluna devam ediyor. Hatta bir sonraki turu da geçip gruplara kaldılar. Ne olacak?

Bana kalırsa en sıkıntılı durumda kalacak olan takım olan Galatasaray'dan başlayalım. Büyük bir mucize olmazsa Şubat sonrasında Avrupa Ligi'nde yoluna devam edecek olan Galatasaray'a aynı dönemde her hafta içi bir kupa maçı mesaisi daha çıkacak. Zaten dar olan ve ilk onbirine bile normalde rotasyonda kendine yer bulamayacak futbolcuları monte etmek zorunda kalan Galatasaray, birde kupa için adam bulmak zorunda kalacaktı. Devre arası en az 6-7 yerli oyuncu bulmadığı veya altyapıdan çıkartmadığı takdirde üç kulvarda birden ilerlemesi inanılmaz zor bir hal alacaktı. Ligin önemi, Avrupa'nın öneminin yanında kupanın önemi ne olacaktı? Kötü bir dilek olarak algılanmasın ama ben gelecek tur Galatasaray'ın da kupaya veda edeceğini düşünüyorum. Bu hafta olduğu gibi kaza ile turu geçip gruplara kalırsa belki işler değişir ve yukarıyı zorlayabilir ama bu takım için başka bir sorunu daha ortaya çıkıyor.

200 milyon dolara yakın harcaması olan Galatasaray'ın zaten Avrupa kupası giderleri öyle ya da böyle var iken ve artık kesinleşen en az 3-4 transferin de giderleri buna eklenecekken bir de gereksiz bir kupa için ekstra gelir yükünün altına girmeyi göze alacaklarını hiç sanmıyorum. En azından ben yönetici olsam bu yükün altına girmek istemezdim. Siz ister miydiniz?

Bu turda Galatasaray'ın elenmesi kafadan takımın kasasında 4-5 milyon euroya yakın bir paranın kalması anlamına geliyor. Yerli piyasasının en iyilerinden bir transfer, belki şampiyonluk için önemli bir hamle olacak. Kim bilebilir?

Lig yarışında zirvede yer alan Fenerbahçe ilk on biriyle şampiyonluğu bu kadar çok isterken ve iyi oynarken aslında en büyük soruna şans eseri pek yakalanmadılar. As oyuncularının bir iki tanesinin değişmesiyle sistemlerinde çok büyük eksiklikler doğabiliyor ve takım bocalayabiliyor. Şimdiye kadar son dakika golleriyle bunları iyi kotarsalar da bunun ligin ikinci yarısında devam edeceğini kimse garantileyemez. Kupa mesaileriyle yedekleri de riske atmak, hatta as takımdan oyuncuları riske atmak şampiyonluğu büyük bir gösteriş içinde kazanmak isteyen bir takım için ne kadar doğrudur? Her şeyi geçtik Aziz Yıldırım'ın sezon başı açıklamaları aslında tek bir yöne çıkıyor: "İstediği oldu!"

Beşiktaş'a gelsek orası bambaşka bir sıkıntı. Geçen yıl takımın parası yoktu adam gibi takviye yapılmadı. Gerçi Samet Aybaba'nın da vizyonsuzluğu ortadaydı. Bu sene para var, iş bilir Önder Özen'in parayı düzgün kullanmayı istemesinden ötürü saçılamıyor. Doğru olan bu ama Beşiktaş'ın yakın dönemden ziyade birkaç sene sonrasını düşünerek kadro kuruyor olması da günün as takımını çok zor durumda bırakıyor. Kupada ilerlemek belki en çok Beşiktaş'a yarayacaktı. Aynı zamanda en büyük zararı da Beşiktaş'a verecekti çünkü her senaryo da en az 3-4 as oyuncusunu kupa maçlarına çıkarmak zorunda olan takımda fiziksel ve mental yorgunluk baş gösterecek ve özellikle Şubat döneminden sonra büyük düşüşler yaşanacaktı. Bu takım zaten şuan bile ana kadrosundan bir sakat verdiğinde tamamen dağılıyor ve oyundan düşüyor. Sakat vermese bile yorgunluk yüzünden ikinci devreler oyundan düşüyor. Düşüyor da düşüyor... Devre arası transfer düşünülmeyen, yapılsa bile en fazla 1 ya da 2 fırsat transferinin yapılacağı ortamda kupaya adam yollamak kulübe maddi masraftan ziyade daha büyük sorunlar açacaktı.

Üstte örnek verdik onları da ekleyelim. 20 as futbolcudan oluşan kadrosuyla Gençlerbirliği yükselme amacında olduğu ve daha çok önem verdiği ligle birlikte kupayı nasıl götürecekti? Yazının bu ana kadar olan kısmında sakatlık, kart cezaları gibi sorunlardan bahsetmediğimi de hatırlatayım.


"Gazozuna Kupa"

Birazcık elenen büyük takımları aklama yazısı gibi gözüküyor olsa da hal böyleyken ve bu kupa takımlar için hiçbir anlam ifade etmiyorken izleyiciler bu kupaya niye önem göstersin? Hangi Fenerbahçe veya Beşiktaş taraftarı elendiğine gerçekten üzüldü ki? Ya da hangi Galatasaray taraftarı turu atladığına gerçek anlamda sevindi?

Zaten şuan sosyal medya ve hatta genel olarak her yerde konuşulan tek bir şey var. Yayıncı kuruluş ATV'nin elinde bu kupanın çok büyük patladığı...

Galatasaray'ın bir sonraki turda elenmesiyle birlikte olası bütün pazarlama piyonlarını kaybedecek olan kuruluş kupadan hiçbir gelir sağlayamayacak. Zaten izlenmeyen kupa maçları tamamen ufak kitlelere yöneltilecek. Milyonlar hedeflenirken yüz binlerin maçları izlemesinin kulüpler ve futbol severlerden ziyade en çok yayıncı kuruluşa koyacak olmasını da aslında ilahi adalet olarak adlandırsak saçmalamış olmayız.

Bu yayıncı kuruluşun gününde ve saatinde dizi yayınlamak ve onunda gelirlerini toplamak için günün maçlarını hafta içi 19:00 da yayınladığını, daha doğrusu o saate koydurduğunu da hatırlayalım. "İnsanlar stada gitmesi önemli değil, yeter ki bizim yayın izlensin duble para kaldıralım." Beşiktaş'ın maçının dizi uğruna ana kanalda yayınlanmadığını da hatırlatalım.

Böyle bir ortamda takımlar kupaya değer vermezken ve izleyici de buna otomatik olarak ayak uyduracakken bu kupa neyine oynanıyor? Gazozuna kupa benzetmesini tam tamına buraya oturtsak olur. Çünkü bu etaptan sonra kupanın ülke genelinde hiçbir heyecanının kalmadığı ve ufak kitlelere hitap edecek oluşu bir gerçek...

Umuyorum ve eminim benle birlikte çok kişi de bunu temenni ediyordur ki bu sene yaşananlar gelecek senede yaşanır. Yayıncılık rantına karşı TV seyircisi ayakta duramaz. Kutunun karşısına geçtiğimizde aptallaşırız. Bizi bu bozukluktan kurtaracak tek şey ise yine takımlarımız. Umarım seneye de bu başarısızlık/başarı durumu tekrarlanır!



3 Ekim 2013 Perşembe

Fatih Terim-Ünal Aysal Çıkmazı ve Mancini


Türkiye'de karışıtırılması en kolay kulüp herhalde Galatasaray'dır. Osmanlı döneminde olduğu gibi saray her zaman içerden veya dışardan karışmaya müsait bir ortam. Karıştıranların yanında bir de içerdeki iktidar sahiplerinin güç oyunları imparatorluğu sürekli Lale Devri'nden Fetret Devri'ne sürükleyip duruyor.

Aslında her şeyin özeti kısa ve öz nazarımda. Olan her zaman olduğu gibi Galatasaray'a oldu. Ve bunun mimarları her fırsatta "Aslolan Galatasaray'dır" cümlesini dillerine pelesenk eden Fatih Terim ve Ünal Aysal'dır. Benim için Fatih Terim de Ünal Aysal da suçlu. Ego savaşları yüzünden Galatasaray'ın zarar görmesini hiçe saydılar resmen. Bana kalırsa, Ünal Aysal ve ekibi bu durumu lehine çevirebilecek şartlara sahipti ama krizi öyle kötü yönettiler ki neredeyse suçlu duruma düştüler. Öte yandan Fatih Terim de kafasında başka planlar yapıyordu. Kendisine önerilen sözleşmeye yanaşmamasının sebebi elbette farklıydı. Eğer milli takım Dünya Kupası'na giderse sözleşme yenilemeyecek; gidemezse sözleşmesini uzatacaktı. Ünal Aysal'ın kurumsallaşma söylemlerine pek inanmasam da, kulübü bir şirket gibi yönetme isteği aşikar. Her zaman ilerisini garantiye almak istemesi normal bu açıdan. Fatih Terim ise tam tersi, gönül senetleri üzerine kurulu bir hayatı yaşayan bir adam.

Gelelim Mancini'ye...

Daha adı geçer geçmez muhasebeci taraftarları ve basın mensuplarını işe koşmuş bir teknik direktör olarak Türkiye kariyerine 1-0 geride başlamıştı. Ancak henüz 2 gün takımla çalıştıktan sonra Juventus gibi bir takıma karşı deplasmanda savunma yapabilen bir takımın hocası oldu. Galatasaray dün geceki maçta 3 yıllık Fatih Terim döneminde yapamadığı defansı yaptı. Belki de Amrabat'ın deli saçması penaltısı olmasa direnç daha da güçlenecekti. 3 yıldır savunma yapamayan, hatta savunması yüzünden sürekli zor duruma düşen bir takımın 2 günde savunmayı öğrenmesi elbette mümkün değil ancak eldeki kadroyla doğru taktik dizilişi bunu biraz da olsa mümkün kılabilir, zira dün gece şans da Galatasaray'ın yanında olunca dirençli bir takım izledik.

Mancini'ye defans oynatıyor diye eleştiriler yapıldığını gördüm twitter'da. Bunu muhtemelen Terimci tayfa yapıyor. 2 gün önce takıma gelmiş adamın Juve deplasmanından 1 puan almasına sevinileceği yerde adamı yermek ne kadar mantıklı bilemedim. Mancini gidip Elazığ, Sivas vs. maçlarda da defans yaptırırsa o zaman eleştirirsin. Önce bir bekleyip görmek lazım. Lakin şurası kesin ki dün geceki maç futbolcuların da Mancini'ye olan inanç ve güveni açısından oldukça önemliydi.

25 Eylül 2013 Çarşamba

Terim'in Ardından

Bu sefer sportif başarısızlık yoktu ama yine gitti…

Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en başarılı teknik direktörü Fatih Terim, kovulduğu gün itibariyle nedenini kamuoyunun bilmediği bir şekilde görevinden ayrıldı. Galatasaray kulübünün yaptığı açıklamada da elle tutulur bir neden yok. Çoğu kişinin görüşü Fatih Terim’in ve Ünal Aysal’ın egolarının çarpışmasının bu sonucu doğurduğu yönünde.

Evet Terim egolu. Çünkü burası Türkiye ve basamakları çıkarken sizin paçanıza yapışan kişileri ancak tekmeleyerek, üzerlerine basarak ve itekleyerek yükselebilirsiniz. Hele ki futbol gibi başarı ve sonuç endeksli bir oyunda bunu daha da keskin şekilde yapmanız gerekiyor.

Tarihinde hiçbir başarısı olmayan Türk Milli Takımı’nı Avrupa Şampiyonası’na götürüp 0 puanla dönünce yerden yere vurulan Terim idi. Aynı Terim 1998 Dünya Kupası sonrası tüm dünya gibi takımını liberolu sistemden 4’lü çizgi defansa dönüştürürken “Galatasaray ofsayt taktiği yapıyor” diyenlerle de mücadele etti. Belki çaresizlikten belki Galatasaray sevgisinden; ikinci kez döndüğünde düşük bütçeler ve çarpık bir yönetim anlayışı ile karşılaştığında yine eleştiri okları ona yöneldi. Zaten başarısız olduğunuzda söyleyecek sözünüz pek olmaz bizim buralarda.

Ne zaman başı belaya girse Milli Takım ve Galatasaray onu çağırıyordu. Çünkü kimse “Neden Fatih Terim’i getirdin?” diyemezdi. Hem eleştiriliyor hem de “o olmazsa kim?” sorusunun cevabı verilemiyordu. İşin ilginci o da kabul ediyordu bu teklifleri. “Ne haliniz varsa görün” demek işine gelmiyordu ya da bunu diyemeyecek kadar duygusaldı.

Kamuoyundaki bir başka yanılgı da Terim’in teknik özelliklerinden çok diğer özelliklerinin kendisini başarıya götürdüğü yolunda. Terim’in motivasyonel ve duygusal bir hoca olduğu doğrudur ama bu, futbol bilgisinin vasat olduğu şeklinde yorumlanamaz. Hem Galatasaray’da hem de milli takımda oyun sistemleri üzerindeki radikal değişiklikler ve oyuncu rotasyonları çoğu teknik adamın altından kalkamayacağı hamlelerdir.

Her yıl sözleşme yenileneceği anlaşmasıyla 3. Terim dönemi başlamıştı. Ancak Milli Takım’ı çalıştırması Aysal yönetimini kaygılandırdı ve uzun süreli anlaşma kabul edilmeyince ipler koparıldı. Bu kadar basit bir şekilde gerçekleşen ayrılık ne kendisi ne de Galatasaray açısından pozitif sonuç vermeyecektir. Bu operasyon sonucu kimsenin konumu yükselmemiştir.

Bizim buralar böyledir… İnsan kolay harcanır, ihtiyaç olunca da hatırlanır…

18 Eylül 2013 Çarşamba

Şampiyonlar Ligi'nde nasıl altı gol yenir?


Dün Türk Telekom Arena’da Galatasaray'ın Real Madrid’e 6-1 mağlup oluşu esnasında sahada iki takımında oynadığı oyun ders niteliğindeydi. Yalnız en başında şunu da söyleyelim bu maçın hakkı asla bu skor değildi.

Öncelikle Galataray’ın geçen sene Şampiyonlar Ligi’nde aynı sahada 3-2 yendiği rakibinden nasıl altı gol yediğini irdeliğelim. Bana sorarsanız sahaya çıkan kadro hatalıydı. Hiç bir resmi maçta beraber oynamamış Dany - Chedjou ikilisini Real Madrid gibi bir takibe karşı ilk 11 çıkarmak hatalıydı. Ancelotti maç eksikliği bulunan Bale’yi kenarda oturturken Fatih Terim Riera’yı da kardoya almıştı. İyi oynadı, kötü oynadıdan öte defansta bu kadar riske girmek ne kadar doğru? Bunlardan öte Fatih Terim gibi çok iyi bir motivasyoncu teknik direktörün takımının ikinci golden sonra dağılmasına anlam veremedi kimse. İlk iki bireysel hatadan gelen gol moralleri bozmuş olabilir de sonradan gelen gollerin hiç bir savunması olamaz. Zaten geri kalan dört golde altı pastan atıldı. Bale’nin ortaladığı ve Muslera’dan dönen topu Ronaldo’nun tamamladığı golde orta yapılırken topun gittiği yerde dört tane boş Real Madridli oyuncu vardı. Bu görüntü bile durumu çok net anlatıyor.

Bu durumdaki Galatasaray’a karşı ise Ream Madrid skor 6-1 iken 90+2’de hala pres yapıp gol arıyordu. Sahada aradaki mantelite farkı bu boyutta olunca fark da kaçınılmaz oluyor. İkinci golden sonra dağılan rakibinin üzerine gitmek de kolay oldu. Galatasaray kadro olarak Türkiye’de açık ara en iyi yıldızlara sahip olabilir ama sahada hepsi gezinince bu pek bir işe yaramıyor. Yıldız oyuncuların takımda ağırlığını göstermesi gerekiyor. Sadece top gelince oynarım mantığı ile bu işlerin yürümediğini tüm taraftarlar görmüş oldu.

Bir de Burak Yılmaz’ın ıslıklanma olayı var. Daha iki hafta önce gitmesi gündemde olan bir oyuncunun kafaca oynamaya hazır olmadığını uzun zamandır görüyoruz. O yüzden taraftarında sabır göstermesi gerekiyor. Sonuçta skorun tek suçlusu da o değil...

10 Nisan 2013 Çarşamba

Tebrikler Galatasaray


İlk maçın son düdüğü çaldığında Galatarasaylılar dışında skora şaşıran olmamıştı. Ortada bir hakem katliamı olduğu çok netti, bununla birlikte karşınızdaki takım da Real Madrid ve teknik direktörü Jose Mourinho. Fatih Terim'in açıklamaları sırf takımı değil, taraftarı da gerektiğinden fazla doldurup, inandırdı. Gerçekten eleyebileceklerine inandılar. İnanmak güzel bir şey fakat tekrar etmek de fayda var karşınızdaki takım Real Madrid ve teknik direktörü Jose Mourinho.

İkinci maça Galatasaray elemek için değil gururunu göstermek için çıkacaktı. Nitekim böyle de oldu. İlk yarının ikinci yarısını izleyemedim, fakat gol takımı ve en önemlisi taraftarı inanılmaz etkiledi. Resmen sustular. Nasıl bir itici güç olduklarını unuttular. O stadın akustiğinin bu kadar güzel yapılması laf olsun diye değildi. Galatasaray, Milanları, Juventusları, Real Madridleri Ali Sami Yen'de sadece oynadığı oyunla yenmedi, taraftarın yarattığı atmosferle de yendi. Avrupa basını orası için cehennem diye boşuna yazmadı. Bunu Türk Telekom Arena'da da sık sık hatırlatması gerekiyor taraftarın.

İkinci yarıda ilk maçı 3-0 kazanmanın ve maçta da 1-0 önde olmanın rehaveti Real Madrid'i etkilemişti. Eboue'nin golüne kadar da taraftar uyumaya devam etti. Neyseki geç de olsa golden sonra açıldılar. Açıldıktan sonra neler olduğunu ve neler olabileceğini hepimiz gördük. Benim gibi tura başından beri inanmayan adama bile "acaba?" dedirttiler ki Real Madrid, Galatasaray'ın bu kadar hızlı ivme kazanıp, baskı kurabileceğini beklemiyordu. İnanılmaz bocaladılar, pas yapamadılar ve top çıkaramadılar. Dünkü o taraftar baskısı ikinci yarı başında başlasa her şey çok farklı olabilirdi, belki de şu an başka şeyler yazıyor olabilirdik. 

3-1'den sonra dakikalar ilerledikçe Galatasaray'ın da umutları kırıldı ve zaten maçın sonunda da skor 3-2'ye geldi ve tarih tekerrür etti. Ama bu sefer tersten...

Galatasaray gururuyla elenmiş oldu. Bugün haklı olarak da tüm Galatasaray taraftarları da bu gururu yaşıyor. Bize de tebrik etmek düşer.

5 Nisan 2013 Cuma

Previously on Champions League...

Galatasaray’ın Real Madrid ile oynadığı çeyrek final ilk maçında 3-0 yenilmesi durup düşünmemiz gereken bazı şeyleri bize hatırlattı.

Şampiyonlar Ligi dev bir arena. Organizasyon yapısının lig fikstürü şeklinde olması nedeniyle sürprizlere çok da açık değil. Yani yukarı turlara tırmanmak için gerçekten bunu hak etmeniz gerekiyor. Şampiyonlar Ligi’ni kazanan-final oynayan takımların genelde aynı takımlar olması da bunun sonucu.

Bu yanından bakınca Galatasaray’ın çeyrek final oynaması ciddi bir başarı. Kura şansını çok iyi kullanan sarı-kırmızılılar tarihi bir başarıya imza attı. Ancak bundan sonrası için başka faktörlerin katkı sunması gerektiğini Real Madrid’e daha ilk maçta havlu atarak gördük. Henüz iki yıllık bir temele sahip takıma ne kadar yıldız olurlarsa olsunlar monte edilen oyuncular ile dünyanın en güçlü takımlarına kafa tutmak kolay değil.

Yıldız oyuncularınızı elde tutmanın zor olduğu bir ülkenin liginde oynuyorsanız bunu göz önünde bulundurarak adım atmanız gerekiyor. Yıldız oyuncu transferinin uzun vadede işe yaramadığı, ancak saman alevi gibi parlayan başarılar getirebileceği genelde bilinir. Ama başarıya aç taraftar ve başarılarını bir an önce satmak isteyen yönetici profilleri yüzünden uzun vadeli başarılar şimdilik uzak gözüküyor.

Galatasaray’a dönersek en önemli silahları büyük ihtimalle sezon sonu gidecek olan bir takımda sürdürülebilir başarı için yeni yıldız transferler yerine altyapı ya da ülke ligindeki parlak futbolculardan oluşturulacak bir iskelet çok daha faydalı olacaktır. Ancak biraz önce değindiğimiz gibi kasası dolu iken uzun vadeli yatırım yapmaya istekli yönetici çok yok. Bakalım Galatasaray bu dönüşümü gerçekleştirebilecek mi yoksa Lincoln, Elano, Arda, Keita, Baros, Kewell’ı efsane kadro gibi düşüşe mi geçecek?

9 Mart 2013 Cumartesi

Kolay golü herkes atar

Bizim ülkemize has olan bir santrafor hastalığı var. Kolay gol pozisyonlarına girerek sonucu getiremeyen bir de imkansız dediğimiz pozisyonlarda gol atabilme yeteneği.

Dünkü Galatsaray-Gençlerbirliği maçında Burak Yılmaz tam olarak başta kurduğum cümlenin fiziksel açıklamasını yaptı. Taraftar ve izleyici olarak istikrarlı oyuncular standart bir seyir keyfi sunar bize fakat ara ara patlamalar yapan santraforlar tansiyonumuza direk etki eder.

Burak Yılmaz topla buluşurken şahsen heyecanlanıyorum, sonunda ya tansiyonum fırlamış hava sıçrıyorum ya da televizyonun önündeki emektar sehpaya bir tokat patlatıyorum. Türk futbolcularının neden böyle olduklarına dair hala bir fikrim yok belki yetenek, çalışma ya da karakter ama kendimi bildim bileli buna alışık olduğumdur. Nadirde olsa futbolun ana vatanı,beşiği dediğimiz ekollerden de böyle oyuncular çıkmıyor değil, Martin Palermo 1 milli maçta 3 penaltı kaçırmış forvet olarak Arjantin tarihine geçti fakat aynı zamanda orta sahadan kafa golü atmasıyla da aynı tarihte yerini aldı.

18 Şubat 2013 Pazartesi

Didier Drogba

Tuttuğum takımdan önce bir futbolsever olduğumu özellikle belirtmek isterim. Zaten şimdiye kadar bu blogu takip edenler buradaki yazılardan da hepimizin öyle olduğunu anlamıştır diye düşünüyorum. 

Manisa'da Cumartesi günü oynanan maçla ilgili akıllarda Drogba kaldı. Hatta Manisa'dan Drogba geçti. Bir oyuncu, bir maça ve bir takımı nasıl bu kadar olumlu etkilerin kanıtlarından biriydi.

Bazı futbolcuların yaşı futbol için ilerlemiş olsa da bu onları etkilemez. Çünkü onlar gündelik hayatlarında da kendilerine çok iyi bakıyorlardır. Bu futbolculardan biri işte Drogba. Sadece saha içinde değil, saha dışında yaptıkları ile de çok saygı görüyor. Tuttuğunuz takım ne olursa olsa sizi kendine hayran bırakıyor. Hele geçen seneki Şampiyonlar Ligi serüveninde takıma olan etkisini gördükten sonra...

Cumartesi günü Manisa'da attığı golden sonraki sevinci Galatasaray için çok olumluydu. Bu içten sevinci içinde bitmeyen hırsın dışa vurumuydu. Hala buradayım diye haykırdı resmen. Onun varlığı takımdaki diğer oyuncuların da performanslarını yukarı çekti. Bu adam Türk Telekom Arena'da taraftarın da desteğini arkasına alırsa durdurulması imkansız birine dönüşür.

Galatasaray'a, bu efsaneyi bize canlı izleme fırsatı verdiği için teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Bununla birlikte onu hep mavi forma ile gördüğümüz için kırmızı formalı haline pek alışamadım.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Arena deplasmanı

Bir delilik yapalım, pazar günü derbiyi yerinde izleyelim dedik. Galatasaray taraftarları arasında, iki Beşiktaşlı içimizde çığlıklar, tezaruhatlarla maçı izledik. Saat ikide başlayan maraton boyunca öyle üşüdüm ki hala üşüyorum...

Daha önce Madonna konseri için gittiğim Türk Telekom Arena'ya bu sefer gerçek amacı için gittim. Stada ulaşım, içeri girme ve çıkması gerçekten çok rahat ve kolay. Kesinlikle çok güzel bir stad. Bunları kabul etmek lazım.

Deplasmanda, rakip takım taraftarı arasında maç izlemeye gelirsek, gerçekten değişik bir deneyim. Tezaruhatları kendime göre çevirip, söylediğim oldu. Arada sesiniz kaynıyor zaten. Yanımda bir çift vardı, pek zarar gelmez diye düşündüm, rahatladım. Farketmiş olabilirler. Zaten gollerden sonra sevinmeyen iki kişiydik, orada kopuyor olay. Golü attığımız da ise... Elim hala acıyor diyebilirim.

Maça gelirsek (maç sonu analizlerini çok sevmesemde) Samet Aybaba inanılmaz korkak bir kadro ile sahaya çıktı. Şu ana kadar sadece tek maçta göre almış Mehmet Akgün sağ bekte, Hilbert sağ açıkta oynadı. Holosko ileri uçta. Holosko dışında alternatifi yoktu forvette, fakat forvetsiz çıksak daha iyiydi. Adam orada kitlendi kaldı. Almeida'nın yokluğunda Almeida varmış gibi oynadı Beşiktaş. Olay Fernandes filan değil, Almeida'ymış bunu gördük. Bir de kurtarıcı diye Mehmet Akyüz'ün oyuna girmesi yok mu... Bir de Dentinho yüzünden Olcay'ı yerlerse cidden çok üzülürüm.

Galatasaray ise maçın başında golü bulunca rahatladı, ona göre oynadı. Riera son haftaların formda ismi, gerçekten güzel bir gol attı. Yalnız derbi de pozisyon yok. Bu, bana göre utanç verici bir durum. Mücadele ona göre, pozisyon ara ki bulasın. Hilbert'in ilk yarıda kaçırdığı bir top var, bir de Hamit'in dışarı attığı top. Gollerin ikisi duran top zaten. Özeti izleseniz Melo'nun kırmızısı ve Samet Aybaba'nın bakışları ile 2.5 dakika geçiyor zaten.

Bir de tükürdü, tükürmedi olayı var. Ben çok sıkıldım bu muhabbetten, artık yeter.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Derbi Stresi



Galatasaray-Fenerbahçe maçlarının stresi bazen ağır oluyor.

Futbolcular ve teknik adamlar bu stresin altında ezildiklerinde sahada çok kalitesiz bir futbol izleyebiliyoruz. 16 Aralık 2012 derbisi de bunlardan biri oldu.

Bir süredir devam eden iki takım arasındaki normal-üstü tansiyon başta seyirci olmak üzere herkese yansıdı. Tamamen zihinlerde yaratılmış olan ve belli alışkanlık kalıplarıyla şekillenen bu derbi heyecanı, dünyanın diğer önemli derbilerinin aksine herhangi bir sosyo-kültürel çekişmeye de sahne olmuyor.

Ama nasıl oluyorsa her seferinde bu “anlamsız” heyecan yine gündemi meşgul ediyor, yine günlerce konuşuluyor. Bundan sonra da konuşulmaya devam edecek.

Futbol adına bir not:

“İki takım arasında duran top farkı vardı” demiş Aykut Kocaman. #AlexDeSouza der geçerim o halde.

Bu adamlar gibi olmayın!

Dün ülkenin çoğu insanı gibi bende Galatasaray - Fenerbahçe maçını izledim. İki takımıda tutmayınca kafa rahat izleyip, daha objektif olma şansınız olabiliyor. Maç ile analizler zaten onlara kez yapıldı. Benim derdim başka şeyler. 

Dün taç atışları kullanılırken bu sıkıntı gözüme çarptı. Fenerbahçeli oyuncular taç atışı kullanırken yakı plan çekimlerde hep arkalarında bir taraftar belirdi. Dikkati dağılsın diye arkadan bağırıyorlardı arkadaşlar. Gözleri bağırmaktan yerlerinden çıkacak gibi, yüzü kıpkırmızı. Sanarsınki eşine, annesine bir şey yapıyorlar. Hayır, rakip takım oyuncusu taç atışı kullanacak. Ama nasıl sövüyor, futbolcunun annesi filan kalmıyor. Tek suçu rakip takımın oyuncusu olması. 

Hangi formayı giydiğinin, hangi takımın taraftarı olduğu önemli değil. Bu maçların kayıtları var, bu adamların tipleri belli. Basın çıkarsa eşgali boy boy koysa bunların fotoğraflarını. Bu adamlar gibi olmayın deseler. İnsanların eşgalleri çıktıkça, inanın utanmaya başlarlar. Belki yapmaya başlamazlar. Yani adam rakip formayı giyiyor diye bunları yapıyorsa Allah korusun ailesine biri bir şey yaparsa, yan gözle bakarsa kim bilir ne yapar?

Lüften bu adamlar gibi olmayın.