önder özen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
önder özen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2013 Pazartesi

Kartallar Yüksekten Uçar


83 yılında yayınlanmaya başlayan ve çoğu kesim tarafından gelmiş geçmiş en iyi Türk dizisi olarak kabul edilen Kartallar Yüksekten Uçar, bu ülkede malesef vermek istediği sosyo-ekonomik ve kültürel mesajlardan çok spor medyasının işine yaramıştı. 80'ler ve 90'ların başında sportif olarak rüzgarı arkasına alan ve "ötekilerin takımı" ünvanını da darbe sonrası başarıyla taşıyan Kara Kartallar, sonunda yüksekten uçmaya ve bir döneme adını kazımayı başlamıştı. Lakin endüstriyelleşme ile Beşiktaş'ın düşüşü, Fatma Girik'in dövdüğü kartalla benzerlik göstermeye başlar. Seba'nın endüstriyel düzene ayak uyduramaması, Bilgili'nin çok çabuk pes etmesi ve Demirören'in takımı endüstriyelleşme adıyla yok etmesi yüzünden Kartal artık uçamıyordu. Gerçi hak geçmesin, sadece bir kez çok yukarıdaydık onda da 2008 yılında aşağıya Liverpool var diye yükselmek zorunda kalmıştık.

Beşiktaş taraftarı Fikret Orman ile yeni bir sayfa açmaya hazırdı. Zaten FB-GS taraftarının aksine popülerlikten değil, gerçekten kendinden bir şeyler bulduğu için takımı destekleyen bu taraftar, 20 yılda neredeyse hiç gün yüzü görmemişti. Görmeye yakım olduğu tek dönem olan 100. Yıl'da medya ve FB-GS lobisiyle son bulduğundan tutunacak dal aranıyordu. Fikret Orman'ın girişi tartışmalı olsa da ağır ağır pişen bir yemek gibi sancılı sürecin ardından takım, mükemmel bir lezzete ulaşacakmış gibi gözüküyor.

Dün akşam deplasmanda oynanan Bursaspor maçıyla takım kafalardaki soru işaretlerinden birini daha silmiş oldu. Lig başlangıcındaki üç maçta üç galibiyet ve Avrupa kupasında Tromso karşısında her ne kadar haksızca listeden silinmiş olsakta alınan tur başarısı takımı fazlasıyla heyecanlandırıyordu. Ama görece zayıf ve hazırlıksız takımlarla yapılan bu karşılaşmalar, takımın gerçekten "her yönüyle büyük takım" ile oynayınca nelerle karşılaşıcağına ait mesajlar içermiyordu.

Trabzon aslında üstte bahsettiğim büyük takım imajına uyan bir yapıya sahip olsa da sezonun ilk maçına inanılmaz hazırlıksız bir şekilde girmişlerdi. Sezonu erken açmasına rağmen hem yeni hoca hemde yönetim sorunları o gün olduğundan daha büyük bir şekilde bugün süregeliyor. Erciyes maçı ise harika bir teknik direktör yönetiminde birbiriyle oynamaya alışkın olmayan 11 oyuncudan başka bir izlenim yaratmamıştı. 4-5 hafta sonra belki ligin en tehlikeli takımlarından biri olacaklardı. Hatta halen öyleler, nitekim Bilic'in nokta atışı korkusuzca hamleleri olmasaydı maç öyle muazzam bir şekilde bitmezdi. Tromso maçlarında mutlak hakimiyet fakat 1 şanssız yenilgi, yanında harika bir galibiyet ve tabii ki bir önceki maçımız Antep... Antep'te rakibe göre kurulmuş bir 11, eksikleri olmasına rağmen oyunu domine etti ve kolay bir galibiyet aldı.


Peki sorunlar neydi? Takımın her maç son 15 dakikaya girildiğinde fiziken çökmesi ve panik yapmaya başlaması kalesinde birçok sayıda atak görmesine sebep oluyordu. Bunun aslında temelde iki sebebi vardı. Biri orta sahadaki oyuncuların fiziken düşmesi sonucu orta saha direncinin kırılması ve buna bağlı olarak baskı yenildiğinde topu kenarlardan dikine oynayarak çıkartabilecek oyuncuların eksik oluşuydu.

Geçen yıl takım çok fazla baskı yediğinde Hilbert gerek sağdan, gerekse ortadan topu ileriye doğru dribbling ederek taşır ve savunmayı rahatlatırdı. Kaptırdığı çok oldu, o zaman sorunda yaratırdı ama bunları saymazsak bile en kötü ciddi bir pas yolu alternatifi oluştururdu. Onun gidişiyle yerine gelen Serdar Kurtuluş harika bir defansif katkı sağlıyor olsa bile topla yol kat ettiğinde adeta bir Servet Çetin imajı çiziyor. Her ne kadar modern sağ bek bindirmelerini de başarıyla gerçekleştiriyor olsa da aranılan kan değildi. Üst sınıf takımlara baktığımızda her iki bekinde Hilbert vari (tabii ki çok daha teknik olanları) oyunculardan seçildiğini görüyoruz. Örneğin Mou, harika bir sağ bek performansı gösteriyor olmasına rağmen Ramos'tan bu yüzden vazgeçmiş ve Arbeloa'yı oraya monte etmişti. Solda Coentrao-Marcelo ikilisiyle birlikte yenilen baskılarda oyunun farklı bir kanata yöneltilmesiyle mükemmel bir kontra organizasyona takımca girişilebiliyordu. Yine aklımdaki güzel örneklerden biri Jose Enrique - Glen Johnson ikilisi olabilir.

Beşiktaş'ın temel sorunu da zaten buradaydı. Sağdan çıkamayacağın belli oldu.Soldan çık o zaman derdik ama sol bek eksikliğinde oraya monte edilen Ersan'da Serdar Kurtuluş'tan farklı bir hücum performansı ortaya koyamadı, hatta ona yaklaşamadı. Elazığspor ve Manisaspor dönemlerinde sık sık sol bek oynamış ve mevkiiyi de biliyor olmasına rağmen o döneme göre değişen fiziği, ayrıca yıllardır oraya uğramamış olması onda büyük bir handikap yaratıyordu. Beşiktaş'ın tek oyun kurma yetisine sahip stoperi Escude'de zaten 1 yıl oynamamanın verdiği hantallığı üstüne atmaya çalışırken tek başına yükü kaldıramıyordu. İş yine en geriye kadar gelen Oğuzhan-Fernandes hatta her yerde kademeye girmesi ve ardından gecede taksiye çıkmasıyla ünlenen Atiba'ya kalıyordu. Takım, baskı yediğinde istemediği halde geriye itilmek zorunda kalıyordu. Çözüm çok basitti, ve Önder Özen bu çözümü Brezilya'dan buldu: Ramon Motta

"20 top kazanma, 41 kez pas opsiyonu olma, hepsinde topla buluşma ve 46/48 isabetle takımdaki en iyi pas isabetine sahip olma"

Büttner, Holebas gibi oyuncuların ismi sol bek için anılırken birçok kendine mükemmel scout ve analizci diyen isim tarafından alınmazsa Beşiktaş bu sene de her şeyi kaybeder, bu zihniyetle olmazcılara inat Önder Özen Brezilya'dan Ramon Motta'yı takıma katar. Büttner transferinin çıkmaza girmesiyle herkes B planı olarak Holebas'ı görürken getirilen Ramon Motta, aslında bir dönemler Brezilya'da wonderkid olarak görülmesine rağmen çıkışını o yönde gerçekleştirememiş bir isimdi. Geldiği gibi ilk hazırlık maçında sol açık olarak denenen ve İsmail'le birlikte de iyi bir uyum sağlayan Motta, hemen ardından ilk resmi maçına Beşiktaş için sezonun ilk önemli sınavında çıkar.


Üstte paylaştığım oyuncu istatistikleri Ramon Motta'nın Bursaspor maçındaki performansını göstermektedir. Ayrıca Motta, yine 2-3 paragraf önce yazdığım o aranılan adam performansını da ilk ciddi sınavında ortaya koymuş bir isimdir. Beşiktaş savunması için her şeyden önce sol tarafta bir pas opsiyonu olan Motta, topa hakimiyeti ve üst düzey tekniği ile o kanatta inanılmaz bir performans gösterdi.

"Bek aldın mı Brezilya'dan alacaksın." düşüncesini kanıtlar nitelikte bir performans gösteren Motta, arkayı düşünmesine gerek kalmayan ve Milli Takım'da motive olan Olcay'ın da performansını otomatik olarak yükseltmeyi başardı. Üstüne üstlük Bilic ve Önder Özen'in mükemmel analiz yeteneklerinin konuştuğunu ve bu kanattan Bursaspor'un yıkıldığını söylersek abartmış olmayız. Ama orası biraz sonra...
Beşiktaş'ta bir önemli korku ise bu sezonun belki de takımdaki en önemli ismi olan Veli Kavlak'tı. Bir dönem Sabri, Selçuk Şahin kademesinde dalgalara konu olan bu isim Türkiye'ye sol açık olarak getirilmesinin ardından sürekli kademe kademe geri çekilmiş ve sonunda defansif orta saha olarak kendini bulmuştu. Yaptığı kusursuz topsuz alan savunmasının yanında ciğersizce yaptığı bitmek bilmeyen pres sayesinde adeta önündeki isimlerin daha az yorulmasına ve hücuma güvenle çıkmasına sebep oluyordu. Lakin sakatlık onu bu maç takımdan ayıracaktı. Çözümü basit oldu. Daha çok koşan takım!

Geçen yıl "Ernst 2 milyon dolara koşuyor, Hasan Türk 2 bin liraya. O zaman Hasan koşacak." gibi sığ ve dangalakça mantığa sahip olan Samet Aybaba'nın yanı sıra Bilic, gerçekten koşan bir takım yaratmayı başarma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Bu maçta onun en güzel ispatlarından biriydi. Beşiktaşlı oyuncular dün oynanan maçta 116.7km koşarak Türkiye liglerindeki en yüksek koşu mesafesine ulaştı ve bir rekor kırdı. Beşiktaş koştu, ama boş koşmadı. 


Veli'nin yokluğunda Atiba - Fernandes - Oğuzhan üçlüsü gibi defansif sertlikten yoksun, kırılgan bir orta saha tercihiyle maça başlayan Beşiktaş, yine Veli'nin yokluğunu alan ve takım presiyle ileride basarak en iyi şekilde kapatmaya çalıştı. Bursa orta sahasında Beluschi'nin olmayışı biraz ekmeğimize bal sürmüş ve Batalla'yı da etkisiz bırakmış olsa da Beşiktaş, yaptığı 90 dakikalık pres ile Bursaspor'un oyun kurmasını engellemiş ve hemen hemen kalesinde ciddi pozisyonlar bile görmemişti.

Takım, gerçek bir takım olmayı başarmış gibi gözüküyorken kenardan gelen Necip'in bile 25 dakika da hatasız bir oyunla koştuğu 3 km taraftara umut veriyordu. Tek bir transfer hamlesi ile takım Bilic'in hayallerine bir adım daha yaklaşırken deplasmandaki en zor sınavlarından birinden harika bir skorla ayrılıyordu.

"Başbakan Önder Özen, Çare Bilic"


Bilic'in yaratmaya çalıştığı top kendinde değilken önde basarak rakibin oyun kurmasını olabildiğince engellemeye çalışan ve topu aldığında da meşin yuvarlağa olabildiğince fazla sahip olarak, gerekirse en geriden oyun kurarak her kanaldan rakip savunmayı delmeye çalışan takım profili dün tam anlamıyla Bursaspor karşısında kendini gösterdi. Geçen yıl Samet Aybaba'nın şansa üçüncü yaptığı takımdaki başı kesik tavuk gibi hücuma kalkma profilini geride bırakan Beşiktaş'ta övgüleri en az Bilic kadar Önder Özen'de hak ediyor.

Bilic, modern futbola hakim ve hücum futbolunun gereklerini de çok iyi bilen bir hoca olmasının yanında kendisini de ülkenin içinden geçtiği böyle bir dönemde taraftarlara sevdirmeyi başardı. Hayat tarzı, imajı ve arkasındaki destek ile sahada da öz güveniyle oyunu en iyi şekilde okuyan ve hiç korkmayan Bilic, şüphesiz en büyük desteği Önder Özen'den alıyor. Önder Özen, iyi bir futbol direktörü ve scout olmasının yanında unutulmaması gerekiyor ki harika bir analiz uzmanıdır.

Zico döneminde harika performanslar ortaya koyan Fenerbahçe'nin analisti Önder Özen'den başkası değildi. Her rakibi en iyi şekilde inceleyen ve durumları Zico'ya raporlayan Özen, Fener'in başarısının arkasındaki en önemli isimlerden biriydi. Bu huyu burada da devam ediyor olsa gerek ki Bilic'le birlikte şimdiye kadar oynanan her maçta "rakibe göre" davranarak başarıdan başarıya uçmaya başladılar. Bu maçta ise şüphesiz Beşiktaş'ın sürekli Bursaspor'un sağ kanadından saldırıyor olmasında onun parmağı vardır diyebiliriz.


Geleceğin en iyi Türk sağ beki olarak gösterilen ve geçen yıl Samet Aybaba'nın adam olmaz diye takıma aldırmadığı Şener, her ne kadar iyi hücum performansları gösterse de yoğun baskı altında defansif olarak çoğu zaman büyük hatalara imza atabiliyor. Bu maçta yer yer Fernandes'in o kanada kayması ve oyunu oradan kurması, Oğuzhan'ın da düzenli olarak oraya kaykılarak oynamasının yanı sıra arkadan gelen Motta'nın sürekli ileriye çıkarak verdiği desteğiyle de çoşan Olcay'ın o kanatta Şener'e hayatının en acı anlarından birini yaşatmış olması sadece ve sadece teknik analizler sonucu ortaya çıkabilecek bir durumdu. Öyle ki Daum bu baskıyı kırmak için Kazım'ı oyuna almak zorunda kaldı ve istemeden orta sahadaki takım direncini kırmak zorunda kaldı. Bu dakikadan sonra Beşiktaş için işler daha da kolay oldu nitekim Beluschi yokluğunda Bursaspor orta sahası topu ayağında iyice tutamamaya başladı. Bu taktik hamleler Bursaspor'u karmaşaya sürükledi ve cezalar hemen kesildi. Sonuç belli, sıradaki gelsin.

Önder Özen'ın harika takım mühendisliğinin yanında Bilic'in üstün yönetim becerileri ilk etapta başarılı olmuş gibi gözüküyor. Avrupa'da olmadığı bir sezonda çok az yüksek ciddiyetli maça çıkacak olan Beşiktaş, FB ve GS deplasmanları kadar büyük öneme sahip Bursa'dan 3 puanı hatasız bir oyun ile çıkarmayı başardı. Üstüne üstlük geçmişte oynadığı 6 resmi maçta 4 gol yemiş olmasına rağmen bu gollerin hiçbirini de organize bir atak sonucunda yemedi. (2 hatalı penaltı, 2 stoper hatasıyla kaleciyle karşı karşıya kalma) Bir diğer önemli sınav ise tabii ki gelecek hafta, Bilic 2. haftadan beri özellikle bu maça hazırlanıyor. Gerek yerinde gerekse de Nevizade de GS'li taraftarlarla rakibini analiz etmeye çalışan Bilic ve tabii ki Önder Özen, şimdiye kadar yaptıkları doğru hamleleri devam ettirip Galatasaray'dan da 3 puan çıkartmayı başaracaklar mı?

O değilde, Sadri Alışık'ın Banazlı Ali performansı ne kadar üst düzeymiş...



28 Haziran 2013 Cuma

Herkesin İçinde Vardır Masum Bir Piç, Gelsin Artık Slaven Bilic

Aslında bu yazıyı daha önce yazmayı planlıyordum ama hem UEFA'dan gelen karar, hemde iş güç derken Bilic'in hava alanında yaptığı ilk açıklamaya kadar sarkıttık. "En Büyük Beşiktaş" şeklinde Türkçe yaptığı jest ve kısa basın toplantısıyla birlikte onunla eğlenceli bir sene geçireceğimiz çoğu kişi tarafından düşünülüyor olsa gerek. Sportif olarak başarılı olacak mı olmayacak mı bilinmez fakat yıllardır dillere plesenk olan ve aslında özlenimini duyduğumuz "Beşiktaş'lı Duruşu" tabirini de sonuna kadar taşıyacağına emin olabiliriz.

Benim yaşım tutmaz. Bize hep anlatılırdı Beşiktaş öyle, Beşiktaş böyle diye. Futbolla ilgilenmeye başladığım dönemden beri sadece başarıya odaklı olarak yönetilen fakat ilk üç takımı olmaktan öteye gidemeyen bir Beşiktaş görmüştüm. Geçmişi anlatılan günümüzün Beşiktaş'ında da öyle ahım şahım şeyler yoktu. Bize anlatılan Beşiktaş, hiçbir zaman endüstriyel futbola hizmet etmeyen ve sadece taraftarına futboldan zevk almasını sağlayan bir takımdı. Sadece günlük sorunlarını kenara itip futboldan zevk almaya çalışanların desteklediği takımdı. Özellikle 80 sonrası kendini hiçbir yere ait hissetmeyenlerin takımıydı. Özellikle 90'larda bu takımın taraftar kitlesine baktığımızda çoğunlukla solculardan, işçilerden, eşcinsellerden veya eğitim seviyesi yüksek kişilerden oluştuğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Almanın St. Pauli'si kadar olmasa da Türkiye için ötekilerin ya da ötekileştirilenlerin takımı Beşiktaş olmuştu. Peki ne oldu?

2000'ler ve sonrası Beşiktaş endüstriyel futbola hızla yenik düşerken, sonun başlangıcı olarak Yıldırım Demirören'in başkanlığa seçilmesi şuan aradığımız o duruşunda, Beşiktaş'ın da kimliğini değiştirir hale getirdi. Ötekilerin takımı artık sıradan bir endüstriyel futbol takımı haline dönüşmeye başlamış ve gereksiz yere kendisini Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesinin arasına sokmaya çalışmıştı. Her geçen gün Çarşı dahil taraftar gruplarının da bilinçlerini kaybetmesi, ötekilerin tribünden uzaklaşmasına ve sorumsuz bir taraftar kitlesinin çevreye hüküm sürmeye başlamasına sebep olmuştu. Demirören dönemi Beşiktaş'ın en karanlık dönemiydi ve Beşiktaş neredeyse kimliğini kaybetmek üzereydi.

Ne mi oldu? Kimileri için felaket ama bana kalırsa Beşiktaş'ın kurtuluşunun başlangıcı olduğu için mucize... Şike davası sonucu Demirören, Recep Tayyip Erdoğan'ın futboldaki kuklası olmak için Federasyon başkanlığına doğru yol alırken Beşiktaş'ın başkanlığına Fikret Orman geldi. İlk sezonu hatalarla geçmiş olsa da Beşiktaşlılık olarak adlandırdığımız bu duruşu kısmen de olsa sergilemeyi başardı. Kulüp menfaatleri için muhalif olmamak ve korkak politika izlemesi eminim kendisi de koyuyordur. Bir çok kötü karar ve hatasına rağmen herkes şunun bilincindeki en azından "gerçek bir Beşiktaşlı" kulübün başkanlığını yapıyor.

Geldik ikinci seneye, yine başlığı attık uzun bir giriş yaptık ama son bu gerçekten. Kulüp içindeki ilk yıl esasen Fikret Orman'ı kandıran ve kulübü sömüren kemirgenlerin gölgesi altında geçti. Altınsay'ın, Cem Bilge'nin, Mesut Urgancılar gibi isimlerin küstürülmesi ve Tamer Kıran, Levent Erdoğan gibi kan emicilerin kulübe hakim olmaya çalışması neyse ki sonunda Fikret Orman tarafından fark edildi ve sonuçlar malum. Fikret Orman tecrübenin en ağırlarından birini yaşayarak öğrenmişti ve artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.

İlk hamle bu ülkede futbol organizasyonu diyince akla gelebilecek en yetkin isimlerden biriyle anlaşmak oldu. Beşiktaşlı duruşuna harfiyen uygun, görüşleriyle ve fikirleriyle bile medyayı ezebilen bir insan olan Önder Özen takımın başına getirildi. Teknik direktörlük arayışları devam ederken ülke tarihinin en önemli olaylarından birinin meydana gelmesi ise süreci baştan sona değiştirdi.

31 Mayıs sabahı yataklarımızdan kalktığımızda hiç kimse gün sonunda gelinen noktayı hayal edemezdi. Korku ve baskı ile sürekli bastırılan kesim "artık yeter" diye sokaklara inmiş ve faşist zihniyetli hükümete karşı ayaklanmıştı. İlk gün bitmeden ötekilere destek vermek için yine öteki kimliğini bu sefer tamamen hatırlayan Çarşı'da sokaklara inmişti. Yıllarca çeşitli etkinlikleriyle hep ötekilerin yanında olmaya devam etmişti Çarşı ama Beşiktaş'ın bozulması resmen ona da yansımıştı. O da bozuluyordu, ama onlarda Fikret Orman sonrası Beşiktaş gibi gidişe dur demek için bir fırsat yakalamıştı. Ve dur dediler... Bu işte o kadar başarılı oldular ki ülkenin başbakanı onlara "TERÖRİST" sıfatını yakıştırdı ama ünlerinden faydalanmak için toplama kampı mitinginde çakma Çarşı bayrakları açtırdı.


Çarşı 1982'de kurulduğundan beri ötekilere sahip çıkmaya, unutulanları hatırlatmaya çalışmıştı. Gezi Parkı olayları sırasında yaptıklarıyla bir kez daha hatırlattılar. Onlara sırtlarını çoktan dönmüş olan benim gibi Beşiktaşlılar bile semte inerek, gerekte Gezi Parkı'nda Çarşı'ya Beşiktaş'ın kendisiymiş gibi sahip çıktılar. Çarşı ve Beşiktaş hiç olmadığı kadar bir araya gelmiş ve adeta "ötekilerin takımı" niye geçmişte bu ünvanı hak etmiş ki diye soranlara tokat gibi cevabını vermişti. 3 Temmuz sürecinde biz uyurken olayları gören önemli bir kesim Fenerbahçe taraftarının da Çarşı'ya sürekli destek vermesi, Beşiktaş'ı rekabetin bir kısmı olarak değilde eskisi gibi dost görmelerine sebep olmuş mudur bilinmez ama Demirören dönemi oluşturulan düşmanlığın dostluğa dönüştüğü artık kesin gibi bir şey...

Çarşı bu kadar aktifken ve Beşiktaş artık özüne tamamiyle dönmüşken kulübün bunu lehine çevirmesi gerekiyordu. Ne yapılacaktı? Stad yüzünden kulüp tepki koyamıyor. Çoğu iş adamı yönetici faşist yönetimi karşısına almak istemiyor. Duruş gerekiyordu. O duruşa sahip bir adam gerekiyordu.

Bana kalırsa onca TD ismi geçerken ve hatta Prosinecki ile anlaşmaya neredeyse çok yakınken iplerin hepsiyle kopup bir anda Rusya'dan Bilic'in getirtilmesi tesadüf olamaz. Önder Özen en başından beri Bilic listemdeydi dese de olayların tam üstüne, biz artık onu unutmuşken onun getirtilmesi tesadüf olamaz. Olabilir mi? Dinle o zaman...

Slaven Bilic... Babası 1971 yılında o dönemlerde Yugoslavya'ya bağlı Hırvatistan'da başlayan ve son dönemlerde Hırvat Baharı olarak adlandırılan ayaklanmanın liderlerinden biriydi. Otonomi hakkı için yapılan bu ayaklanma sonucunda bir millet uykudan uyandırılmış ve sonucu geçte olsa görülmüştü. Lakin o dönemler küçük Slaven için hiçte hoş geçmemişti. Babasının liderlerden biri olması önceleri ailenin çok zorluk çekmesine sebep olmuş, ardından yine babasının fişlenmesinden dolayı Yugoslavya içindeki yaşamları ciddi anlamda çekilmez hale gelmişti. Bilic'in siyasi görüşleri de bu yaşlarda şekillenirken aykırı kişiliği de yine oturmaya başlamıştır. Babasına yapılanlar başkalarına yapılmasın diye öğrenim hayatını da buna göre şekillendirmiş ve hukuk okumuştu. Fakat başka bir hayali daha vardı.


1989 yılında profesyonel olarak doğduğu kentin takımı olan Hajduk Split'te futbola başlayan Bilic, kısa sürede göze batmayı başarmıştı. Lakin adını dünyaya tanıtan ilk şey performansı değil, Yugoslavya Milli Takımı'ndan kendisine gelen teklifleri üst üste reddediyor oluşuydu. Sebep mi? Basit. Babasına yıllardır zulüm yapanlar adına oynamayacaktı... Oynamadı. Taa ki Hırvatistan bağımsızlığını kazanıp, milli takımını kurunca koşarak onlar adına oynamaya gidene kadar...

Bilic futbolculuk kariyeri boyunca parlak dönemler geçirmiş olsa da çoğunlukla baş altı bir stoper olarak gösterilmişti. Aslında çok daha fazlası olabilecek bir adam iken aykırılığı o dönem için aşırıya kaçmıştı. Nitekim Avrupa'da gittiği kulüplerde o tip oyuncuları seven kulüpler olunca kendisi adına iyi bir kariyer çıkardığını söylemek mümkündü. Ama asıl parlamasını teknik direktörlük döneminde yapacaktı.

Futbola hem başladığı hemde bıraktığı kulüp olan Hajduk Split'te ilk antrenörlük deneyimine çıkan Bilic, ortalama sayılabilecek bir yıldan sonra Hırvatistan U-21 kadrosunun başına getirtilir. Efsanesi de burada başlar. Gençler ile kurduğu iletişim, oynattığı modern oyun ve tabii ki medya ilişkileri... Bilic'in takımı 2 sene boyunca çok başarılı olamaz ama jenerasyon onun önderliğinde inanılmaz bir gelişim göstermiştir. Genç futbolcular onu çok sevmektedir. Antrenörlüğün yanında müzisyende olan Bilic, ülkesinde çok tutulan Rawbau adlı bir rock grubunun da basçısı ve söz yazarı olarak gençler tarafından tanınmaktaydı. Sadece takımında çalıştırdıkları değil, ülkedeki her genç...

2006 yılında onlarca aday varken Kranjcar'dan boşalan koltuğa Bilic'in getirilmesi bu yüzden eleştirilmemişti. Nitekim 2006 yılından sonra Hırvatistan milli takımı 90'larda yaşadığı başarıları yeniden yaşamaya başlamıştı. Bunun mimarı da tabii ki genç yeteneklerle dolu kadrosuyla Slaven Bilic'ten başkası değildi.

Srna, Pranjic, Kranjcar, Drpic ve Eduardo gibi alt takımdan oyuncularını milli takıma monte eden Bilic, ayrıca o güne kadar fark edilmeyen Corluka, Seric ve Leko'ları da davet etti. 2006 Dünya Kupası'nda neredeyse dibi gören Hırvatistan Milli Takımı, 2008 Avrupa Şampiyonası'na İngiltere Milli Takımı'nı saf dışı bırakarak katılmaya hak kazandı. O dönem yardımcıları arasında eski dost Mrmic ve yeni dost Prosinecki'nin de olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, geçen haftaya kadar ki antrenör adayımız Prosinecki...


O turnuvada Hırvatistan garip bir favorilerden biri olarak gösteriliyordu. O turnuvada başlarına ne geldi en iyi de biz biliyoruz. Pletikosa'nın yıllar sonra Türk Telekom reklamında dediği "inanılmaz, bu olamazdı..." Türk Milli Takımı'nın öyle ya da böyle kurbanı olan parlak jenerasyon Bilic göreve başladığından beri ilk defa ağır bir darbe almıştı. Sanki durdurulamayacaklarmış gibi gözüken bir takım yenilmişti ve bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.

Bilic o zaman " Çok ilginç bir şekilde kazanıyorlar. Hem kaliteleri var hemde tarif edemeyeceğimiz bir şey var. Bu turnuvada onu sadece Türklerde gördüm. Böyle giderse final bile oynarlar. Bu yenilgiyi asla unutmayacağız ve yaşamımız boyunca aklımızda kalacak. " Kim bilir belki yıllar sonra milli takımı bıraktığında yine ilk görüştüğü takımın Beşiktaş olması, o zaman duyduğu bir hayranlıktan kalma düşüncedir. Bir arzudur, hırstır.

"Sadece inanç yetmez. Bizde inanıyoruz tabii ama kalite şart. Ve bizde gerçekten her yönden kaliteli oyunculara sahip bir takımız. Bu yüzden kaliteliyiz." 

2008'de Türkiye gibi bir takım tarafından elendikten sonra Bilic'in o koltukta fazla oturmayacağı düşünülüyordu. Fakat öyle olmadı. Hırvatistan Futbol Federasyonu hocasının arkasında durdu ve yola devam dedi. Bunu demelerinin en temel sebebi oyuncular ile Bilic'in arasındaki inanılmaz bağdı. Bilic, oyuncularıyla kurduğu aile ortamı sayesinde sürekli başarılara koşuyordu. Zaman zaman aykırı davranışlarından ötürü birçok oyuncusuyla zor günler yaşasa da hiçbiriyle Fatih Terim vs. Fatik Tekke, İbrahim Toraman, Mehmet Topal tarzı küskünlüklere girip milli takım kapılarını onlar için kapatmadı. Dönem dönem çağırmadığı isimleri de gerçekten hak ettiğinde formasına kavuşturdu ve saygı/sevgi çerçevesinde bir takım kurmayı başardı.

Bilic'in yakaladığı başarının Hırvatistan'ı 2010 Dünya Kupası'nda da zirve adaylarından biri yapacağına dair inanışlar güçlenmeye başlamıştı. Ama kaderin cilvesi olsa gerek ki bir önceki turnuvada saf dışı bıraktıkları İngiltere, bu sefer onları saf dışı bırakmış ve Hırvatistan futbolun en büyük kupasına katılamamıştı. Türkiye yenilgisi sonrası bir kere daha tokat yiyen Bilic için yine bu sefer tamam derken onlar yine devam kararı aldı. İstikrar!

Kadro her geçen gün gençleşiyor ve Hırvatistan'ın oyun düzeni oturarak Avrupa'nın en sağlam takımlarından biri haline geliyordu. 2012 Avrupa Kupası için her şey yolundaydı. Kupa başlar, fakat Hırvatistan çok şanssız bir şekilde grupları geçemez. Artık tamam dedik, Bilic kovulur dedik ama kovulmadı. Hırvatistan federasyonu Bilic ile devam dedi. Lakin kendisi artık tamam diyerek, yorulduğunu ve kulüp çalıştırmak istediğini söyleyerek federasyondan ve oyuncularından affını diledi. Kötü bir ayrılık oldu, ama küskün taraf yoktu. Olması gerektiği gibi, medenice ve insani ...

Geçtiğimiz yıl turnuva sonrasında işi bırakan Bilic'e ilk ciddi taliplerden biri yine Beşiktaş'tı. İbrahim Altınsay'ın da desteklediği ve getirtmek istediği isimlerden biri olan Bilic, ta kaç paragraf önce dediğimiz gibi Tamer Kıran ve Levent Erdoğan lobisinin kurbanı oldu desek yeridir. Yıllık sadece 1.5 milyon euro gibi bir para isteyen Bilic'e bunu çok gören yönetim, onu askıya alır. Altınsay'ın istifasından sonra ise Bilic'in buraya gelmesine imkan yoktur. O da "teklifler arasında kafama en çok yatanı" dediği Rusya'da halkın takımı olan, Sovyet döneminde rejim karşıtlığıyla bilinen Lokomotiv Moskova'ya gider.

Aslında işler orada Bilic için çok iyi başlar. Fakat yönetim ve taraftar arasındaki gerginlik büyüdükçe büyür. Bilic yine taraftarın sevgilisidir ve yönetim tarafından bu sevilmez. Nitekim yer yer yönetime de karşı duruşunu gösterir. Yönetimci oyuncular ile de arası açılır ve çalkantılı geçen sezondan sonra Lokomotiv, ligi 9. bitirerek 1992'deki şampiyonluktan beri aldığı en kötü dereceyi alır. Yönetim suçu Bilic'in üstüne yıkar. Bilic'te sorumluluğu alır ve istifa etmeyi düşünür ama taraftar istemez. Bilic için gelecek belirsizdir ama ona yeni kapı eski dosttan tekrar açılır.


Bilic'in 4-5 gün önce Beşiktaş ile anlaştığı resmen duyurulmadan sadece 4 gün önce Lokomotiv ile resmen ayrıldığı açıklanır. Adeta o teklifi beklermişçesine Rusya'daki sözleşmesini askıya alan Bilic, direkt bu ülkeye adımını atar. Karar verme aşamasında yabancı kanallardan gördüğü (Yerli medyanın durumu malum) eylemciler ve tabii ki Çarşı grubunun yaptıkları onu etkilemiş olabilir mi? Bilemeyiz.

İlginç bir kariyer ve gittiği her yerde halkın adamı olmasıyla bilinen bir isim olan Bilic, Türkiye'de belki de gelebileceği en doğru adrese adımını attı. Öteki adam, ötekilerin takımına imza atarken ilk sözlerinden biri "gençler" oldu. Genç, dinamik ve kimliği olan bir Beşiktaş için atılmış en doğru hamlelerden biri yapıldı. Bunun baş mimarlarından biri olan Önder Özen ise üstte uzunca anlattığımız bu adamı Beşiktaş'a getirerek bir kez daha ne kadar üstün zekalı bir insan olduğunu gösterdi. Nokta atışı diye buna denir.

Oyuncular ile birebir iletişim kurmayı seven ve hiyerarşiden ziyade dostluğa inanan bir teknik direktör portresi Türkiye'de tutar mı bilemeyiz. Sosyal kişiliği, hızlı yaşantısı Türk medyası tarafından yerden yere vurulacak, onu sürekli aşağıya çekmeye çalışacaklar biliyoruz. Sportif olarak Türkiye şartlarına adapte olabilecek mi? Bilemeyiz. Ama bildiğimiz tek şey Beşiktaş'ın teknik direktörlük koltuğundaki adamın bizden biri olduğu ve takımın artık özünde olduğu gibi sadece ve sadece "çok daha eğlenceli" olacağıdır.

Hoş geldin Bilic...

İşin bayağı zor ama üzülme, eminim bu taraftar seni çok sevecek ve temennim odur ki yıllarca birlikte olacağız. Medya seni her aşağıya çekmeye çalıştığında bu taraftar sana sahip çıkacak. Çünkü sen hepsinden daha farklısın, burayı sadece "iş" olarak görmüyorsun. Buraya bir amaç uğruna geldin.

O yüzden taraftar seni "Bize bira yasak, ayran iç Bilic" diye karşıladı. Eninde sonunda bunu anlayacağını biliyor.

Umuyoruz ki nice güzel yıllar geçiririz!