derbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
derbi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Nisan 2014 Pazartesi
Yine sonunda futbol konuşulmayan bir Galatasaray - Fenerbahçe derbisi...
En son ne zaman bir Galatasaray - Fenerbahçe maçının ardından futbol konuşuldu hatırlıyor musunuz? Artık basınında süper gerdiği derbinin akabinde hiç futbol konuşulmuyor. Tabi ki tüm derbiler gibi gergin ve kartlı geçecek, bunun yanında futbolunda olması gerekmez mi? Yani on maçın birinde sadece futbol konuşulacaksa bu işte bir terslik vardır.
Emre böyle yapmış, Melo böyle yapmış, hakem böyle katletmişin ötesine gidilebiliyor olması gerekiyor artık. Dün dikkat edin yerden futbolcu kaldırmak için uzatılan eller bile terslendi çoğu zaman. Bundan önceki yazımda dediğim gibi, biz futbolu sevmiyoruz. Sevmediğimiz için bu kavga gürültüden mutlu oluyoruz. Bunu konuşmak için bekliyoruz. Dünya derbisi denen Galatasaray - Fenerbahçe maçı artık dünya basını tarafından bile takip edilmiyor bu yüzden. Adamlar futbol peşinde biz kavga gürültü.
Her maç sonucunda da "abi gergin maç tabi yea, normal bunlar" diyenler çıkıyor da o oyuncuları bu kadar germenin bir anlamı var mı? Benim futbolsever anlayışıma pek uymuyor pek bu tür şeyler. Kırmızı kart kazandırınca rakibe o triplerin filan yapılması gerçekten saçma sapandı. Melo İtalya'da bunları yaptığı için kalamadı, bunları yaptığı için milli takıma alınmadı. Anca bizim gibi futbol dışında her şeyin arandığı ülkelerde bunlara taviz verilir. Bir futbolcunun sadece iyi oynuyor olması bazı hareketleri yapma hakkı kazanmış yapmıyor. Bu bugün Melo ve Emre'dir, yarın başka kişilerdir.
Dünyada eşi benzeri olmayan bir derbi, ama bu özellikleriyle. Derbi gergin olsun ama yanında futbolu da olsun...
Etiketler:
derbi,
Emre,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
melo
2 Eylül 2013 Pazartesi
Büyük maç tecrübesi...
Bu başlık biraz klişe, katılıyorum. Bununla birlikte bu hafta bir gün arayla iki maçta da buna şahit olduk. Önce UEFA Süper Kupa finali, sonra da Kuzey Londra derbisi.
UEFA Süper Kupa finali bizi uzun süre tok tutacaktır. Gerçekten muazzam bir maç oldu. Hoş, klasik Guardiola - Mourinho maçı da diyebiliriz. Topla bolca oynayan bir Bayern Münih ile az ve öz oynayan Chelsea. Maçta ön plana Chelsea kalecisi Cech çıkıyor normal olarak. Maçın büyük bir bölümü tek kale oynandığı için ona da çok iş düştü.
Bu maçta en önemli nokta 120. dk'da 2-1 geride olan Bayern Münih'in ataklarında hala soğukkanlı olmalarıydı. Zaten başka türlü golü de bulamazlardı. Bana sorarsanız çok saçma bir şey denediler ama bir şekilde gol oldu. Ceza sahasında sadece Mandžukić varken ve onu da Terry, Cahill ve David Luiz savunurken ona orta yapmak adamı üzer, üzdü de derken topun sekmesi ve Martinez'in golü... Sabrın sonu selamet bu olsa gerek. Bunlardan öte penaltılar da büyük maç ve an tecrübesi ortaya çıktı. Ben Mourinho gibi birinden son penaltıyı Lukaku'ya kullandırmasını hiç beklemezdim. Daha penaltıya gelirken belliydi kaçıracağı. Dokuz kusursuz penaltıdan sonra böyle bir fecaat ancak o oyuncunun anı kaldıramamasıdır. Tek teselli anı maçtan sonra bütün oyuncuların sırayla Lukaku'yu teselli etmesiydi.
Dün de penaltısız fakat oyunla buna benzer bir maç yaşandı. Kuzey Londra derbisinde (ki bence Londra derbisidir, "kuzey" fazlalıkmış gibi geliyor) Arsenal, Tottenham Hotspur'u 1-0 yendi. Arsenal transfer yapmadı, kötü oynuyor vs gibi şeyler döndü dolaştı filan da takım o kadar birbirine alışkın ve tecrübeli ki bir şekilde işin içinden başarıyla çıkıyorlar. Tam tersi ise Spurs için geçerli idi. Topa sahip olup, pozisyona girememe ve defansın arasında eriyip giden Soldado'ya yüksek top atma merakı. Üstüne de son dakikalardaki bencillik ve heyecandan ayakların birbirine dolaşması. Boas'ın hali de bunun kanıtı gibiydi. Şansızlığı derbinin ligin başına denk gelmesi.
Türkiye'de Fenerbahçe uzun bir süre büyük maç takımı oldu. Bu sene nedense pek bundan ümitli değilim. Artık Ersun Yanal'dan mı, yoksa düşen performanslarından mı, yoksa gelen oyunculardan mı, yoksa hepsinden mi onu maçlardan sonra anlayacağız.
4 Mart 2013 Pazartesi
Are You Big Player?
Kederli bir Fenerbahçe taraftarının yine bir Galatasaray - Fenerbahçe maçından sonra tesislerin kapısının önünde Mateja Kezman'a ettiği bu laf, orada burada ve şurada Türk futbol literatürüne geçti diyebiliriz. O gün Mateja Kezman'a içtenlikle yönetilen bu soru zamanla bir çok futbolcunun böyle sorgulanmasına yol açmıştı. "Are You Player? Ha? Are You Big Player?"
Bazı adamlar vardır. Sahada ortalamanın üstünde oynamadığı her maç takımına zarar verir. Büyük futbolcudur kendisi, gol kralıdır veya işleyen sistemin en önemli çarkıdır fark etmez. Ama bunun aksine öyle adamlar vardır ki maçı evden izliyormuş gibi gözükse de görünmez katkısıyla takımı sırtlar, götürür. Her büyük takımda en az bir tane olması gereken ve hatta bunlardan olan isimlerdir. Dün oynanan Beşiktaş - Fenerbahçe maçında bunlardan bir değil, birden fazla vardı. Ama bir tanesi maçın kaderini değiştiren ve her şeyi farklı bir boyuta çıkaran adamdı.
2010-2011 sezonunda flaş bir şekilde Fransa'nın en gözde futbolcularından birini renklerine katan Fenerbahçe, belki de dün yaşanacak olanlara çok ufakta olsa bir katkı sağlıyordu. Fenerbahçe forması altında unutulmaz performans sergileyen ve attığı gollerle herkesi büyüleyen o isim, sezonu 31 maçta 15 golle bitirirken attığı gol kadar da asist yapmayı başarmıştı. Ama unutulmaz sezonun ardından yaşanan şike süreci ve Katar'a uzanan yol... Bir anda ülkeye adım atan adam yine bir anda gözlerden kaybolmuştu. Tıpkı yeni sezonda kendisiyle ölümcül ikili olması beklenen Emenike'nin daha forma giymeden puf olup gitmesi gibi...
Katar dostumuza yaramadı. Sakatlıklar, formsuzluklar ve yaşam tarzının orayla uyuşmaması derken ilk sezonunda sadece 13 maçta forma giydi. Afrika Kupası'nda yaptığı tek asist koskoca yıldaki tek istatistiğiydi. Ama yılmadı, çalıştı ve geri döndü. Sezonun ilk dokuz maçında dört gol atmayı başardı ama kısa bir süreli sakatlık, ardından tekrar yedek kulübesi ve unutkanlık...
Top ayağına en son Kasım ayının son haftasında değmişti. Son düdük çaldığında beş maçtır rakip fileleri yoklayamıyordu ve bu ondan Superman etkisi bekleyen Arapları memnun etmiyordu. Mutsuzdu. Ama Şubat ayında burada ondan daha mutsuz olan isimler vardı.
Aniden sakatlanan takımın bel kemiği ve gizli kahramanı Almeida'nın yerine forvet arayışlarına giren Beşiktaş, bütçesi doğrultusunda bir türlü yüksek standartlarda birini bulamıyordu. Üstüne üstlük hiç beklenmedik bir şekilde şampiyonluk yarışındaydılar ve ligin ikinci yarısı ilk yarısına göre daha çetin geçecekti. Buraları bilen bir adam lazımdı. Yarışın önemini kavrayabilecek, gerektiğinde sırtlayabilecek bir isim ama Katar'a hiç bakılmadı, o akıllara hiç gelmedi. Galatasaray olağanüstü şans ortamından faydalanıp, bütçesiyle de iki önemli transfer yapınca Beşiktaş yöneticilerine ve transfer komitesinin jetonu düştü. Sneijder ve Drogba gibi sevimsiz şartlar altında kalmış futbolcular elbet vardı ve bizim bütçemize uygun bir biçimde elbette birini bulurduk. İşte Beşiktaş orada yeni bir Big Player buldu.
Mamadou Niang... Her ne kadar Drogba transferinin büyüklüğü arkasında sinip kalmış olsa da Niang, forma giydiği dönemden beri Drogba'ya nazaran takımına çok büyük katkı sağlamayı başardı. Üstüne üstlük "ölü haliyle bile" demiş olsak ağır bir iddiada bulunmuş olmayız. Kasım ayından beri ayağına top değmeyen uzunca bir süredir de idmanlara da çıkmayan bir isim, geldiği gibi giymeye başladığı formasıyla inanılmaz bir ivme yakadı. Almeida'nın yokluğunda topu ileride tutan adam olmasının yanında kanatlara kayarak takımın hücuma çıkarken en büyük kozlarından biri oldu. İlk maçı olan Elazığspor karşılaşmasında 81'de oyuna girerken, öyle ya da böyle zar zor kaleye gelen Beşiktaş bir anda zeka dolu ataklar yapmaya ve topu ileri taşımaya başladı. Gol yok, asist yok ama asıl önemi bir maç sonra ortaya çıktı. 78. dakika da Niang oyundan çıkana kadar neredeyse tek kale oynayan Beşiktaş, o dakikadan sonra ileride top tutamamaya ve düzgün atak yapamamaya başlar. Akabinde son 10 dakika dayanamaz ve 1-0'lık üstünlük, son 10 dakika da düşen oyunla birlikte 1-1 olur ve şampiyonluk yarışında 2 puanın gitmesine sebep olur.
Olmuyordu, anlayamıyorduk... Henüz ikinci maçı ve fiziksel olarak bitik bir adam nasıl olur da iki maçta toplam 90 dakika civarında forma giymesine rağmen takıma bu kadar etki edebiliyordu. Bir adamın ölüsü bile bir takımın hücumlarını bu kadar etkileyebilir miydi? Etkiliyordu. Almeida'nın yerini tam anlamıyla olmasa da dolduran ve onu aratmayan isim henüz istatistik hanesine rakamlar ekleyememiş olsa da Beşiktaş'ı sırtlıyordu. Fenerbahçe maçı için dönüm noktası olmalıydı. Eski takımına karşı oynayacağı maçta artık bunu da yapmak zorundaydı. Nitekim rehavet ile başlayan ilk 30 dakikadan sonra Beşiktaş toplanırken takımın ileriye doğru çıkmasında Fernandes ile birlikte en önemli katkıyı sağlayan isimdi. Takımın bir diğer ölüsü bile yeter adamlarından olan Fernandes yine klasik bir duran top organizasyonundan golü attırırken Niang öne geçirici hamle için yerini almıştı. İnanılmaz bir golcü vuruşuyla takım öne geçerken, Niang'ın inanılmaz katkısı artık istatistik hanesine de işlemişti.
Santrasız gol, daha kolaylarını atamayan Olcay... Maç boyunca inanılmaz çabaladı ve maçın tartışmasız kahramanıydı. Ama çizgi romanlarda çokça karşımıza çıkar ya, bir süper kahraman her zaman tek başına yenemeyeceği bir kahraman ile karşı karşıya gelir. Yenemez, gizli bir el ya da bir dost ona yardım eder. Ya bir taktik verir ya da güç birleştirirler bilemem ama o yardım sayesinde kahraman düşmanını yener. Ardından kimse yardımcı eli konuşmaz, kahraman ise bütün övgüye nemalanır ve herkes onu konuşur. Dün Niang, o kahramanın yancısıydı. Attığı harika golün hakkı elbet verildi ama Olcay'ın golün ona yaptığı asist sadece "iyi asist, mükemmel ötesi gol" kıvamında konuşuldu. Ama konuşulanların aksine o öyle bir pastı ki, pozisyon içinde bir değil beş Volkan olsa yine de tek avantajlı isim Olcay'dı. Ölüsü bile pozisyona sokuyordu... Olcay'da harika performansını en harika biçimde ödüllendirirken Niang'ta bundan nasipleniyordu.
Ölüsü bile iş yapan adam... Beşiktaş'ta bunlardan çok var. Bazıları formsuz olduğu için ölü, bazıları moralsiz oldukları için ama yavaş yavaş işler yoluna girmeye başlamışken kazanılan bu derbi, takımı ritme sokacak ve ölü denilen isimlerde tabutlarından çıkarak avlanmaya başlayacaklardır. Dün Fernandes ilk defa büyük maç kazandırırken ona destek olan Niang bunun en güzel örneğiydi. Form yakalanması ve Almeida'nın takıma dönmesiyle birlikte takım bu ivmeyi devam ettirirse hayal olan şampiyonluğun kapıları belki biraz olsun Beşiktaş için aralanabilir.
Ölü adamın sandığı... 1 gol 1 asist... Are You Player ?
Etiketler:
are you player,
Beşiktaş,
derbi,
Fenerbahçe,
mamadou niang,
Olcay Şahan
İnönü'de son derbi
İnönü Stadı sadece Beşiktaş için değil, Fenerbahçe ve Galatasaray, hatta milli takım için de çok önemli hatıralara ve öneme sahip. O efsane stadı yıkılırken inanıyorum, sadece Beşiktaşlılar değil tüm futbolseverlerin gözleri dolacaktır.
Dünkü derbi de o stadın tarihine uygun bir oyuna ev sahipliği yaptı. Sahada bolca hata vardı belki ama oyunun temposu ve oyuncuların çabası alkışı hak etti. Beşiktaş adına İnönü'deki son derbiyi kazanmak tabi ki çok hoş oldu. Hele ki son saniye golü ile coşku tavan yaptı.
İlk yarının ilk yarım saatindeki Fenerbahçe üstünlüğü ezici seviyedeydi diyebiliriz. Beşiktaş hiç top yapamazken, Fenerbahçe tarafında gol geliyorum diyordu. Ben bile maça konsantre olamadım bu üstünlükten dolayı. Lakin önce verilmeyen nizami gol, üstüne de Sow'un "Haydi, buna da bayrak kaldır!" golü ibreyi Fenerbahçe'ye iyice çevirdi. Sow kafayı vururken üç tane Beşiktaşkının birbirini savunması da ayrı bir komedi. Sayılmayan golün pozisyonunda bile ofsayt olmadığı televizyondan dahi anlaşılabiliyordu. Tabi burada orta hakeme de kızılacak bir durum yok. Tek sorumlusu yan hakemdir. O pozisyona ofsayt kaldırabilmek için bir kişinin ya korner bayrağının dibinde ya da defansın baya gerisinde duruyor olması gerekir.
Maçın üçte birlik bölümü bittikten sonra Beşiktaş kendine geldi. Golün etkisi ile de oyunu dengeledi ve en iyi yaptığı şey olan, duran toptan golü buldu. Bu sezon şu ana kadar Hilbert üç, Toraman beş, Sivok beş ve Ersan'ın bir golü var. Toplam 14 golü defansından bulan Beşiktaş, bu maçı da es geçmedi. Fernandes'in ortasında topa hareketlenen Ersan, Sivok ve Toraman üçlüsüydü. Nitekim Ersan kafayı vurdu ve top Kuyt'a çarpıp girdi, Volkan'ı da kitledi.
İkinci yarı dengeli başladı. İlk yarı sahada görünmeyen Olcay'ı Samet Aybaba uyarmış olacak ki kendini toparlamıştı. Fernandes de maça iyice ağırlığı koydu. Önce Emre'yi efsane çalımladı, Emre de cezayı tekme ile hakemin önünde kesti. Daha sonra çizgide yine Emre'yi çalımladı, üstüne Bekir'e attığı ince ve klas çalım gerçekten görülmeye değerdi. Zaten üçüncü de Emre yine cezayı kesti. Normalde derbilerde bu kadar oyuna giremiyordu Fernandes. İşte bu maç liderliğini yaptı takımın.
Çıkarken tepki gösteren ve şişeleri tekmeleyen Gökhan Süzen'in yerine oyuna giren Emre Özkan'ın önce goldeki ortası ve daha sonra da girdiği kademeler çok yerindeydi. Olması gereken değişiklik buydu. Gökhan'ın ise bu kafasını düzeltmesi gerekiyor. Yol geçen hanına dönen kanadı sorgulamak yerine oyundan çıkarken atar yapmak çok akıllıca bir davranış değil. Ersan'da aynı şeyleri yaşadı lakin dönüşü için ona da ders oldu. Niang'ın gol vuruşu baya iyiydi. Yalnız golde de Bekir'in hatası fenaydı. Nitekim beş dakika geçmeden Sivok, Bekir'e özenmiş olacak ki Sow'un onu ezmesine izin verdi. Gerçekten çok klas bir goldü. Sow bence şu an ülkedeki en iyi forvet oyuncusu. Her an her topa bir şekilde vurabiliyor. Vurmakla kalmayıp, çoğunda da golü atıyor.
Olcay'ın son saniye golündeki deparı derslik gibi. 92 metreyi 14.94 saniyede koşmuş. İnanılmaz gerçekten, 90 dakika sahanın en çok koşan oyuncularından birinin maçın sonundaki bu performansı alkışa değer.
Maçtan sonra gariptir ki hakem çok konuşulmadı, onun yerine Aykut Kocaman konuşuldu. Orta sahada direnci kaybettiği anlarda oradan iki oyuncu çıkartıp, sadece Mehmet Topal'ı oyuna alması belki de kazanacağı maçı vermesi oldu. Çünkü Beşiktaş baskıyı kaldıramıyor ve panik yapıyor. Yediği gollerde genelde bu şekilde. Zaten duran top zaafı olan bir takım, üstüne gitselerdi golü bulurlardı.
Fenerbahçe Daum ve Zico dönemlerinden beri derbi kazananı (winner) bir takımdı. Daum döneminde başlayan bu özellik Aragonese döneminde bile vardı. En kötü döneminde dahi bu özelliğini hem sahada hem saha dışında psikolojik olarak kullanabiliyorlardı. Fenerbahçe'nin ciddi kıskanılan bir özelliği idi benim için. Fakat bu özellik bu sezon iyice azalmış durumda. Sahada güven vermeyen bir takım var. Bu kadar kaliteli bir kadro ile bunun yaşanması cidden üzücü. Dünkü maçta kenardan oyuna girebilecek ve takımı etkileyecek bir tek Oğuzhan vardı. Emre Özkan biraz ekstra oldu. Fenerbahçe de ise birden fazla isim varken bunu gerçekleştiremedi.
Son olarak da Olcay ile Samet Aybaba'nın ilişkisi cidden çok güzel. Almanya'da bu kadar etkin olamayan Olcay'ın potansiyelini göstermesini sağladığı için ona da teşekkür edilmesi gerekiyor.
28 Ocak 2013 Pazartesi
Arena deplasmanı
Bir delilik yapalım, pazar günü derbiyi yerinde izleyelim dedik. Galatasaray taraftarları arasında, iki Beşiktaşlı içimizde çığlıklar, tezaruhatlarla maçı izledik. Saat ikide başlayan maraton boyunca öyle üşüdüm ki hala üşüyorum...
Daha önce Madonna konseri için gittiğim Türk Telekom Arena'ya bu sefer gerçek amacı için gittim. Stada ulaşım, içeri girme ve çıkması gerçekten çok rahat ve kolay. Kesinlikle çok güzel bir stad. Bunları kabul etmek lazım.
Deplasmanda, rakip takım taraftarı arasında maç izlemeye gelirsek, gerçekten değişik bir deneyim. Tezaruhatları kendime göre çevirip, söylediğim oldu. Arada sesiniz kaynıyor zaten. Yanımda bir çift vardı, pek zarar gelmez diye düşündüm, rahatladım. Farketmiş olabilirler. Zaten gollerden sonra sevinmeyen iki kişiydik, orada kopuyor olay. Golü attığımız da ise... Elim hala acıyor diyebilirim.
Maça gelirsek (maç sonu analizlerini çok sevmesemde) Samet Aybaba inanılmaz korkak bir kadro ile sahaya çıktı. Şu ana kadar sadece tek maçta göre almış Mehmet Akgün sağ bekte, Hilbert sağ açıkta oynadı. Holosko ileri uçta. Holosko dışında alternatifi yoktu forvette, fakat forvetsiz çıksak daha iyiydi. Adam orada kitlendi kaldı. Almeida'nın yokluğunda Almeida varmış gibi oynadı Beşiktaş. Olay Fernandes filan değil, Almeida'ymış bunu gördük. Bir de kurtarıcı diye Mehmet Akyüz'ün oyuna girmesi yok mu... Bir de Dentinho yüzünden Olcay'ı yerlerse cidden çok üzülürüm.
Galatasaray ise maçın başında golü bulunca rahatladı, ona göre oynadı. Riera son haftaların formda ismi, gerçekten güzel bir gol attı. Yalnız derbi de pozisyon yok. Bu, bana göre utanç verici bir durum. Mücadele ona göre, pozisyon ara ki bulasın. Hilbert'in ilk yarıda kaçırdığı bir top var, bir de Hamit'in dışarı attığı top. Gollerin ikisi duran top zaten. Özeti izleseniz Melo'nun kırmızısı ve Samet Aybaba'nın bakışları ile 2.5 dakika geçiyor zaten.
Bir de tükürdü, tükürmedi olayı var. Ben çok sıkıldım bu muhabbetten, artık yeter.
Daha önce Madonna konseri için gittiğim Türk Telekom Arena'ya bu sefer gerçek amacı için gittim. Stada ulaşım, içeri girme ve çıkması gerçekten çok rahat ve kolay. Kesinlikle çok güzel bir stad. Bunları kabul etmek lazım.
Deplasmanda, rakip takım taraftarı arasında maç izlemeye gelirsek, gerçekten değişik bir deneyim. Tezaruhatları kendime göre çevirip, söylediğim oldu. Arada sesiniz kaynıyor zaten. Yanımda bir çift vardı, pek zarar gelmez diye düşündüm, rahatladım. Farketmiş olabilirler. Zaten gollerden sonra sevinmeyen iki kişiydik, orada kopuyor olay. Golü attığımız da ise... Elim hala acıyor diyebilirim.
Maça gelirsek (maç sonu analizlerini çok sevmesemde) Samet Aybaba inanılmaz korkak bir kadro ile sahaya çıktı. Şu ana kadar sadece tek maçta göre almış Mehmet Akgün sağ bekte, Hilbert sağ açıkta oynadı. Holosko ileri uçta. Holosko dışında alternatifi yoktu forvette, fakat forvetsiz çıksak daha iyiydi. Adam orada kitlendi kaldı. Almeida'nın yokluğunda Almeida varmış gibi oynadı Beşiktaş. Olay Fernandes filan değil, Almeida'ymış bunu gördük. Bir de kurtarıcı diye Mehmet Akyüz'ün oyuna girmesi yok mu... Bir de Dentinho yüzünden Olcay'ı yerlerse cidden çok üzülürüm.
Galatasaray ise maçın başında golü bulunca rahatladı, ona göre oynadı. Riera son haftaların formda ismi, gerçekten güzel bir gol attı. Yalnız derbi de pozisyon yok. Bu, bana göre utanç verici bir durum. Mücadele ona göre, pozisyon ara ki bulasın. Hilbert'in ilk yarıda kaçırdığı bir top var, bir de Hamit'in dışarı attığı top. Gollerin ikisi duran top zaten. Özeti izleseniz Melo'nun kırmızısı ve Samet Aybaba'nın bakışları ile 2.5 dakika geçiyor zaten.
Bir de tükürdü, tükürmedi olayı var. Ben çok sıkıldım bu muhabbetten, artık yeter.
26 Aralık 2012 Çarşamba
Tipine göre yargılamak...
Türkiye, bir çok ülkeden farklı bir konumda idi ırkçılık konusunda. Biz, hepimiz zenci olduk, zenci oyuncuları çok sevdik. Bizden farklı oldukları için onlara farklı davranmadık, bizden biri olarak davrandık. Çünkü içimizde sıcaklık var. Farklı insanlara ekstradan bir sıcaklık var. Biz Eto'o İtalya'da, İspanya'da hakarete uğrarken buradan ona destek çıktık. Biz böyle bir millettik. Peki ne değişti?
Geçen sene Beşiktaş - Galatasaray maçındaki yanlış anlaşılma üzerine çok çamur atıldı. Belli İngilizce hakareti, ırkçılığa çevirmek isteyen art niyetli taraftarlar oldu. Anlaşıldı ki durum öyle değil. Kimse bu suçlamalardan dolayı pişman oldu mu? Hayır. Nemalanmak daha hoş geldi. Evet, tribünlerde kendini bilmez, orayı hak etmeyen bir kaç insan görüntülendi. İşte daha önce de dediğim gibi bu insanlar ifşa edip, oraya almayacaksın ki insanlar akıllansın.
Devamında ise Emre Belözoğlu - Zokora ikilisi ile başlayan olaylar silsilesi... Ülkede saçma bir play-off organizasyonu oluşturulup gerilim yükseltip, gündemi değiştirme çabası sonucu meyvelerini vermiş ve İngiltere'de de sabıkalı olan Emre'nin ırkçılıkla suçlanma olayları gelişmişti. Emre'nin saha dışındaki tavırları ile saha içi arasında gece ile gündüz kadar fark var. Bunu herkes biliyor. Buradaki olayda da federasyonun ya da ceza kurulunun sessiz kalmasına kendi klubü sessiz kalmamalıydı, gereken cezayı vermeliydi diye düşünmüşümdür.
Ne tesadüftür ki Zokora'nın oynadığı klubün başkanı bu pazar günü Meireles hakkında inanılmaz sözler sarf etti. Saçından girdi, dövmelerinden çıktı. Daha dünü çok çabuk unutmuş olacak ki Yattara'nın saç ve sakal modelleri, Engin'in dövmeleri gözünden kaçmış hep. Ayrıca bir insanın ki -bu arkadaş Portekiz vatandaşı ve farklı bir kültürden- yaşam stili hakkında bu şekilde konuşmak, aşağılamaya çalışmak ne kadar doğru? Bu, geçen senedeki olayları unutmadık, şimdi elimize silah geçti, yandınız durumudur, maalesef ki kendini bilmemektir.
Burada kimsenin dövmesine, yaşam şekline ve tipine göre önyargı ile konuşup açıklama yapılmamalı demek istediğim. Klüp yöneticiliği ciddi iş ve ağızdan çıkan her kelime bir çok insanı etkiler. Bu bilinçle bu iş yapılmalı. 2002'de Dünya Kupası'nda üçüncü olurken Ümit Davala'nın saç modeli hepimizin aklındadır hala. Kimse onun saç modeline göre Ümit Davala'yı eleştirmedi ya da yargılamadı. Bu kişi Portekizli, Fransız ve Afrikalı olunca da değişmemeli.
Burada kimsenin dövmesine, yaşam şekline ve tipine göre önyargı ile konuşup açıklama yapılmamalı demek istediğim. Klüp yöneticiliği ciddi iş ve ağızdan çıkan her kelime bir çok insanı etkiler. Bu bilinçle bu iş yapılmalı. 2002'de Dünya Kupası'nda üçüncü olurken Ümit Davala'nın saç modeli hepimizin aklındadır hala. Kimse onun saç modeline göre Ümit Davala'yı eleştirmedi ya da yargılamadı. Bu kişi Portekizli, Fransız ve Afrikalı olunca da değişmemeli.
Son senelerde inanılmaz bir kutuplaşmaya itiliyoruz. Yöneticiler sadece taraftara oynayıp, onları da galyana getiriyor. Gündem değiştirmek için her zaman futbol devreye giriyor. Biz herkese sıcak davranan, farklı renkte, farklı kültürdeki insanlara bizden gibi davranıp, dünyaya örnek olmuş millet, bozuluyor. Buna çok dikkat etmemiz lazım. Herkes bu konuda kendine düşeni yaparsa, geç kalmış olmayız.
19 Aralık 2012 Çarşamba
Klüpler ve Ergen Açıklamaları
Bu yazıyı bayadır yazmak istiyordum. Dünkü açıklamların üstüne olması sadece talihsizlik. Burada hiç bir takımı direk olarak mimlemiyorum, genel olarak hepsine laflarım.
100 yılı aşmış Türk futbolunun çınar klüpleri... Tarihleri, başarıları... Başlarında onlara yakışmayacak açıklamalar yapan yöneticileri. Bunca yıldır varlığını sürdüren ve iddialı olan klüplerin başında sanki çocuklar var. Rutin olarak üç ayda bir ergen açıklamaları yapıyorlar. Renk, takım fark etmiyor, hepsi aynı.
Artık egolarından patlamak üzereler. Her şeyin doğrusunu onlar biliyor, onlar yapıyor. Klübün geçmişine hiç saygı duymadan, felsefesini kavramadan yönetmeye çalışıyorlar. Fikret Orman için şu ana kadar bu kadar abartılı eleştiri yapamam ama öncesi malum. Rakibe saygı sıfır. Saygının olmadığı yerde kimin ne işi olur?
Sadece taraftara oynamakla, onların istediği açıklamaları yapmakla maalesef ki iyi yönetici olunmuyor. Finansal başarı getirebilirsiniz, sporda başarı getirebilirsiniz ama söyledikleriniz ve düşündükleriniz hep basın kısmında yazılı kalacaktır. Açıklama yapmayınca da klüp sahipsiz görünüyor sanmak gibi bir yanılgı içine düşüyorlar.
Sporun ruhundan, ahlakından bir haber, derbi de rakip taraftarın stadlarına gelmeleri için de emniyetle görüşmeler yapılıyor mu misal? Futbolun güzellikleri tek taraftlı değildir. Dünyanın neresinde var acaba derbilerde rakip taraftarın alınmadığı? Sonra dünyanın derbisi, bilmem neyin derbisi diyoruz. Bunu düzeltecek kişiler o klüpleri yönetenler. Ama bu bilinçte hiç bir eylem almıyorlar.
17 Aralık 2012 Pazartesi
Derbi Stresi
Futbolcular ve teknik adamlar bu
stresin altında ezildiklerinde sahada çok kalitesiz bir futbol izleyebiliyoruz.
16 Aralık 2012 derbisi de bunlardan biri oldu.
Bir süredir devam eden iki takım
arasındaki normal-üstü tansiyon başta seyirci olmak üzere herkese yansıdı.
Tamamen zihinlerde yaratılmış olan ve belli alışkanlık kalıplarıyla şekillenen
bu derbi heyecanı, dünyanın diğer önemli derbilerinin aksine herhangi bir
sosyo-kültürel çekişmeye de sahne olmuyor.
Ama nasıl oluyorsa her seferinde
bu “anlamsız” heyecan yine gündemi meşgul ediyor, yine günlerce konuşuluyor.
Bundan sonra da konuşulmaya devam edecek.
Futbol adına bir not:
“İki takım arasında duran top
farkı vardı” demiş Aykut Kocaman. #AlexDeSouza der geçerim o halde.
Etiketler:
aykut,
derbi,
Fenerbahçe,
Galatasaray,
kocaman,
stres
Bu adamlar gibi olmayın!
Dün ülkenin çoğu insanı gibi bende Galatasaray - Fenerbahçe maçını izledim. İki takımıda tutmayınca kafa rahat izleyip, daha objektif olma şansınız olabiliyor. Maç ile analizler zaten onlara kez yapıldı. Benim derdim başka şeyler.
Dün taç atışları kullanılırken bu sıkıntı gözüme çarptı. Fenerbahçeli oyuncular taç atışı kullanırken yakı plan çekimlerde hep arkalarında bir taraftar belirdi. Dikkati dağılsın diye arkadan bağırıyorlardı arkadaşlar. Gözleri bağırmaktan yerlerinden çıkacak gibi, yüzü kıpkırmızı. Sanarsınki eşine, annesine bir şey yapıyorlar. Hayır, rakip takım oyuncusu taç atışı kullanacak. Ama nasıl sövüyor, futbolcunun annesi filan kalmıyor. Tek suçu rakip takımın oyuncusu olması.
Hangi formayı giydiğinin, hangi takımın taraftarı olduğu önemli değil. Bu maçların kayıtları var, bu adamların tipleri belli. Basın çıkarsa eşgali boy boy koysa bunların fotoğraflarını. Bu adamlar gibi olmayın deseler. İnsanların eşgalleri çıktıkça, inanın utanmaya başlarlar. Belki yapmaya başlamazlar. Yani adam rakip formayı giyiyor diye bunları yapıyorsa Allah korusun ailesine biri bir şey yaparsa, yan gözle bakarsa kim bilir ne yapar?
Lüften bu adamlar gibi olmayın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









