17 Ağustos 2013 Cumartesi
Bir transfer anatomisi: Satsam mı? Satmasam mı?
Bu yazıyı bir Tottenham Hotspur taraftarı olarak yazdığım için biraz duygusal yazıyor olacağım.*
Şu an yaşadıklarımız geçen senenin bir kopyası gibi. Antremanlara ve hazırlık maçlarına çıkmayan bir Modric vardı. Real Madrid aldı, alacak derken Spurs güzel bir miktara sattı Modric’i. Transferin son gününde de o paraya Lloris, Dembele ve Dempsey’i renklerine bağladı. Şu anda da Bale transferindeki fırtına öncesi sessizlik modunun da sebebi bu diye düşünüyorum. Antremanlara çıkmadığı ve gitmek istediği iddia ediliyor Bale’nin. El sıkışıldı, fakat resmileşmedi. Sebebi belki de Spurs’un paraya kimleri alabiliriz diye hızlı çalışmaları olabilir. Veya Boas’ın inatla satılmasını istememesi de olabilir. Bana soracak olursanız da Bale gitmesin. Atarlı bir taraftar gibi yorum da yapabilirim: Gidip ne yapacak?
Gonzalo Higuain’in de gidişine kadar Real Madrid ikinci bir Ronaldo’yu alıp ne yapacak diye düşünüyordum. Bale de Ronaldo da sol ağırlıklı serbest oyuncular. Skoru değiştiren ve takımlarının en etkili silahları. Bale’nin Madrid’e gitmesi ile aynı pozisyonda oynayan iki kişi olacaklar. Şimdiden cevaplayayım, bu FM değil, Bale sağ açık oynamaz, oynamak istemez. Orada tutamazsınız o adamı. Değişmeli de olmaz. Olabilecek tek şey Ronaldo veya Bale’den birinin forvet oynaması. İşte bu noktada Higuain’in gidişi ile bu netleşti. Ancelotti muhtemelen ikisini bir arada oynatacak ileri üçlü sistemi oluşturmuş kafasında ki kadroda yer bulamayacağını anlayan Higuain’e de gitme demedi.
Bir de maliyet boyutu var bu transferin. Anlaşılan rakamlara bakılırsa Bale’nin Los Galacticos’a maliyeti aşağı yukarı 200 milyon poundu bulacaktı ki son anda Perez’in 100 milyon Euro açıklaması geldi. Spurs başkanı hala daha fazlasını istiyor. Bale ise teklif gelen takım Real Madrid olunca gitmek istiyor. Benim anlamadığım şey ise geçen sezonun sonunda da bu dedikodular vardı ve Bale kesinlikle takımdan ayrılmak istemediğini belirtmişti. Hatta Boas’ı çok sevdiğini, onunla çalışmaktan büyük zevk aldığını söylemişti. Bir de üzerine yeni doğan çocuğunun ismini de Alba Violet koyunca benimde içim rahatlamıştı.
Bir COYS taraftarı olarak ben Bale’nin gitmesini tabi ki istemiyorum. Olaylara hep duygusal boyuttan bakmışımdır. Günümüz futbolunda para çok önemli, evet, bununla birlikte Bale’nin Spurs’a bir şans daha vermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu sene çok daha oturaklı bir takım sahada olacak ve Bale’nin bu takımdaki yeri tartışılmaz. Real Madrid’e gidip Ronaldo’nun gölgesi altında kalmaktansa Tottenham’da hala kahraman ve esas yıldız olmak ve dilediği oyunu oynama şansı var. Bu durumda iken oraya giderse bu aşırı özgüvenini kaybetme şansı bile olabilir.
Günümüz futbolunda bu duygusal düşüncelere yer olmadığı için çok büyük ihtimal bu sezon Bale Real Madrid forması giyecek ve senenin en büyük transferi olacak. Real Madrid’e çok uzun yıllardır (Zidane’den sonraki dönem) sempati duymadığım için de oraya gitmesini istemem. Hani hiç olmadı gidecekse Giggs’in veliahtı olarak Manchester United’a gitsin, bir ekol devam etsin isterim. Tabi bu da günümüz futboluna uymayan bir düşünce.
Not: Ben bu yazıyı yazdıktan sonra teklif 104m Euro + Fábio Coentrão şeklinde revize oldu. Spurs başkanı Daniel Levy anladığımız kadarıyla 120 m Euro istiyor bu transfer için. Real Madrid yönetimi ise bu ücreti düşürme derdinde.
*XYZ Dergi bloguna yazdığım bu haftaki yazı...
15 Ağustos 2013 Perşembe
Kralın Yükselişi
Dün gece oynanan İngiltere - İskoçya maçını İngiltere 3-2 kazandı ve galibiyet golünü getiren isim birçok insanın belki adını ilk kez duyduğu Rickie Lambert'ti. 2006 yılından beri Southampton takımına duyduğum sempatiden dolayı sürekli takip ediyorum. Southampton'ın sırasıyla Lig 2, Lig 1'de şampiyon olması ve Championship'te ikinci olarak Premier Lig'e çıkmasının baş mimarıdır Rickie Lambert. Kısa bir süre öncesine kadar "31 yaşında, milli deneyimi yok, alt lig golcüsü" olarak nitelendirilerek milli takıma alınmayan Lambert'in Lig 2'den milli takıma uzanan 4 sezonluk hikayesini kısaca anlatacağım.
Geçmişine bakıldığı zaman tipik bir "alt lig golcüsü" olarak göze çarpıyordu. Genel kanı, premier lig gibi üst düzey bir platformda başarılı olamayacağı yönündeydi. 2008-2009 sezonunda Bristol Rovers formasıyla 45 maçta 29 gol atarak dikkatleri üzerine çekti. Newcastle, Everton gibi birkaç Premier Lig kulübü kendisini istese de kulübü B. Rovers gitmesine izin vermedi. Nedendir bilinmez ertesi sezon sadece 1 maçta forma giydi ve yine golünü attı. Yönetimle arası açık olan Lambert ertesi sezon bir başka Lig 1 ekibi Southampton'a transfer oldu, özellikle Lig 2 şampiyonu takımın hocası Nigel Adkins kendisini ısrarla istiyordu.
Nitekim 2009-2010 sezonu bittiğinde Lambert, Soton formasıyla çıktığı 58 maçta 36 gol atarak İngiltere liglerinin o sezon en çok gol atan oyuncusu ünvanıyla rekor kırıyor ancak takımını Championship'e taşıyamıyordu. Ancak Lambert'e yine bir premier lig takımından teklif gelmemişti. Championship takımları ise adeta sıraya girmişti. Bristol Rovers'ta bir yıl oynadığı sezondan sonra girdiği bunalımdan kendisini kurtardığı için, Championship takımlarını reddederek Nigel Adkins'le devam etme kararı aldı ve 2010-2011 sezonunda 45 maçta 21 gol atarak takımının Lig 1 şampiyonu olarak Championship'e çıkmasını sağladı.
Southampton ve Lambert için bu sefer hedef Premier Lig'ti. Kötü başlayan sezonun ardından toparlayan Soton, sezonu West Ham'ın ardından ikinci bitirerek doğrudan Premier Lig'e yükselmişti. Rickie Lambert ise yine üzerine düşeni yaparak 42 maçta 27 golle Championship gol kralı oluyordu. Artık Premier Lig takımlarının dikkatini iyice çekmiş ve teklifler almaya başlamıştı. Southampton'dan daha iyi bir takımdan teklif almadığı için gitmeyi düşünmediğini söyleyerek Nigel Adkins ve Soton'a bağlılığını gösterdi.
Kendisi için "yaşlı, premier lig'te alt liglerdeki gibi gol atamaz, silinir gider" yakıştırmaları yapılıyordu ancak Lambert forma giydiği 38 maçta 15 kez ağları sarsarak yine ne kadar kaliteli bir golcü olduğunu herkese kanıtladı. Ve sonunda beklenen oldu, Lambert dün gece İskoçya'yla oynanan hazırlık maçında milli takım kadrosuna alındı. İngiltere'nin 2 kez geriye düştüğü maçta, oyuna girdikten 2 dakika sonra galibiyeti getiren golü atan isim Rickie Lambert'ti.
Lambert, adam eksiltme, frikik kullanabilme, kafa vuruşu ve top saklama gibi üst düzey özelliklere sahip komple bir oyuncu. Bugüne kadar milli takımda denenmemesi bile İngiltere için büyük talihsizlik, bu yazıyı okuduktan sonra biraz daha dikkatli izleyecek ve bana hak vereceksiniz.
14 Ağustos 2013 Çarşamba
Neden 47 bilet satıldı?
Dün Türkiye - Gana maçına sadece 47 bilet satıldığını öğrendik. Peki nedenini sorguladık mı? Neden insanlar milli takımlarının maçına ilgi göstermiyor irdeledik mi?
Bence asıl düşünmesi gerekenler düşünmedi, sadece insanlara ilgi göstermedikleri için laf ediyorlardır. Aslında en görünen sebebi milli takımın heyecan vermemesi. Brezilya'ya gidemiyor olmamızın dışında umut yok sahada. Abdullah Avcı'yı çok severim ve başarılı olmasını çok isterim. Bununla birlikte kendisi hep bir kolej takımı havası oluşturmuştur. Alt milli takımlarda da İBB'de de bu hava vardı hep. Lakin milli takımda bu pek mümkün değil. Karışanı çok, beklentisi çok. Bir iki başarısız sonuçtan sonra hemen üstünüze çöker sevgili çok bilmiş basınımız. Sabır denen şeyden yoksundurlar malum.
İkinci sebebi ise maçın Atatürk Olimpiyat Stadı'nda olması. Yani hazırlık maçını bir hata yaptın İstanbul'a aldın da neden o Olimpiyat'ta oynatıyorsun? İyi ki metro yapıldı arkadaş. Zaten en başından İstanbul'da olması saçma. Bu tip maçları Anadolu'ya alacaksın. Anadolu insan İstanbul insanından her zaman daha çok ilgi gösterir.Her zaman göremedikleri bir takımı severek izlerler.
Üçüncü bir sebebi ise milli takımın Dünya Kupası üçüncüsü olduğumuzdan beri farklı bir boyuta taşınması. Çok fazla siyasi bir hal aldı olay. Milli takım teknik direktörü olmak cidden zor bir şey. Üzerinizdeki baskı ve takım içindeki gruplaşma senelerdir hat safhada. Antremanlardaki görüntüleri pek inanmıyorum. Klüp takımlarında fırtına gibi esen futbolcular, o formayı giyince kayıplarda resmen. Bu durumdaki bir milli takımı da kimse izlemek istemez.
Bence asıl düşünmesi gerekenler düşünmedi, sadece insanlara ilgi göstermedikleri için laf ediyorlardır. Aslında en görünen sebebi milli takımın heyecan vermemesi. Brezilya'ya gidemiyor olmamızın dışında umut yok sahada. Abdullah Avcı'yı çok severim ve başarılı olmasını çok isterim. Bununla birlikte kendisi hep bir kolej takımı havası oluşturmuştur. Alt milli takımlarda da İBB'de de bu hava vardı hep. Lakin milli takımda bu pek mümkün değil. Karışanı çok, beklentisi çok. Bir iki başarısız sonuçtan sonra hemen üstünüze çöker sevgili çok bilmiş basınımız. Sabır denen şeyden yoksundurlar malum.
İkinci sebebi ise maçın Atatürk Olimpiyat Stadı'nda olması. Yani hazırlık maçını bir hata yaptın İstanbul'a aldın da neden o Olimpiyat'ta oynatıyorsun? İyi ki metro yapıldı arkadaş. Zaten en başından İstanbul'da olması saçma. Bu tip maçları Anadolu'ya alacaksın. Anadolu insan İstanbul insanından her zaman daha çok ilgi gösterir.Her zaman göremedikleri bir takımı severek izlerler.
Üçüncü bir sebebi ise milli takımın Dünya Kupası üçüncüsü olduğumuzdan beri farklı bir boyuta taşınması. Çok fazla siyasi bir hal aldı olay. Milli takım teknik direktörü olmak cidden zor bir şey. Üzerinizdeki baskı ve takım içindeki gruplaşma senelerdir hat safhada. Antremanlardaki görüntüleri pek inanmıyorum. Klüp takımlarında fırtına gibi esen futbolcular, o formayı giyince kayıplarda resmen. Bu durumdaki bir milli takımı da kimse izlemek istemez.
13 Ağustos 2013 Salı
Türkiye'deki maç saatleri sıkıntısı
Beşiktaş - Trabzonspor maçı ile artık bunu dışa vurma vakti geldiğini düşünüyorum. Atatürk Olimpiyat Stadı'nda 21:45'e maç alınırsa tepki büyük olur haliyle. Maç bitiminden sonra metro muhtemelen kapalı olacak ki özel bir anlaşma varsa ancak açık olabilir. İstanbul'un bir ucundan binlerce insan nasıl geri dönecek çok merak ediyorum. Açıkçası ben maça gitsem, oradan eve dönmem rahat ikiyi bulur. Bunun sonrasında iş var, güç var.
Bu durum sadece Beşiktaş - Trabzon maçı ile ilgili de değil. Genel anlamda maç saatlerimizde sıkıntı var. Yayın sebebiyle illa bir günlere yayılma durumu zorunluluğu da oluyor.
İngilizler işi bilmiyor sanırsam ki bizim süper kupamıza denk gelen Community Shield kupasını öğleden sonra oynatıyorlar. Almanya, İtalya, Arjantin ve İngiltere'de bir çok maç ki buna büyük takımlarda dahil öğleden sonra oynatılıyor. Sebebi basit: Tek bir maç ile bütün akşamları heba olmasın, gündüz oynansın ki akşam planlarına devam edebilsinler. Bir tek İspanya'da baya geç oynanır maçlar. Onlarda zaten aşırı rahat insanlar oldukları için az uyudum, uykusuz kaldım, işe geç kaldım derdi olmaz. Zaten çalışma saatleri bizimkinden daha geç başlar.
Bizde ise tam tersi. Genelde akşamlarımızda pek sosyal hayatımız yokmuş gibi davranılır ve bir maç ile komple kapatılır. Baya bir süredir gündüz maç uygulamasına ihtiyacı var bu ülkenin. Ama işte yayıncı kuruluşun da pek hoşuna gitmiyor olabilir bu durum. Sonuçta akşam reytingleri ile gündüz reytingleri bir olmaz pek. Ayrıca şu da var ki gündüz maçlarına insanlar daha çok aileleri ile de gidebilir duruma gelecektir. Bir de şu "Bizim çocuklar gündüz maçlarına alışkın değil." muhabbeti efsanedir. Nasıl bahane ise...
Bu durum sadece Beşiktaş - Trabzon maçı ile ilgili de değil. Genel anlamda maç saatlerimizde sıkıntı var. Yayın sebebiyle illa bir günlere yayılma durumu zorunluluğu da oluyor.
İngilizler işi bilmiyor sanırsam ki bizim süper kupamıza denk gelen Community Shield kupasını öğleden sonra oynatıyorlar. Almanya, İtalya, Arjantin ve İngiltere'de bir çok maç ki buna büyük takımlarda dahil öğleden sonra oynatılıyor. Sebebi basit: Tek bir maç ile bütün akşamları heba olmasın, gündüz oynansın ki akşam planlarına devam edebilsinler. Bir tek İspanya'da baya geç oynanır maçlar. Onlarda zaten aşırı rahat insanlar oldukları için az uyudum, uykusuz kaldım, işe geç kaldım derdi olmaz. Zaten çalışma saatleri bizimkinden daha geç başlar.
Bizde ise tam tersi. Genelde akşamlarımızda pek sosyal hayatımız yokmuş gibi davranılır ve bir maç ile komple kapatılır. Baya bir süredir gündüz maç uygulamasına ihtiyacı var bu ülkenin. Ama işte yayıncı kuruluşun da pek hoşuna gitmiyor olabilir bu durum. Sonuçta akşam reytingleri ile gündüz reytingleri bir olmaz pek. Ayrıca şu da var ki gündüz maçlarına insanlar daha çok aileleri ile de gidebilir duruma gelecektir. Bir de şu "Bizim çocuklar gündüz maçlarına alışkın değil." muhabbeti efsanedir. Nasıl bahane ise...
26 Temmuz 2013 Cuma
U20 Dünya Kupası Final Günü
Öncelikle bir notla başlayayım. Yazıyı turnuva final gününden iki gün sonra XYZ Dergi için yazdım. Orada yayınlanmadan buraya da koymak istemedim. Biraz gecikmiş olduk kusura bakmayın.
Gezi olaylarının takibi vs derken ülkemizde düzenlenen U20 Dünya Kupası’na konsantre olamamıştım. 2.5 ay önce arkadaşımla aldığımız final bileti beni turnuvaya bağladı diyebilirim.
Önce nereden başlasam bilemiyorum. Organizasyon mu yoksa oynana futbol mu konuşmalıyız? Geleceğin futbolcularına bu kadar ilgisiz olmamız biraz utanç verici diyebilirim. Trabzon’da Salih’in sırf Fenerbahçe’de oynuyor diye ıslıklanması ve küfürler yemesi de cabası. Turnuva organizasyonu farklı bir şey stadı dışındaki organizasyonlar farklı. U20’de olsa sonuçta bir dünya kupası düzenlenen turnuva. Final günü saat 17.00 gibi Türk Telekom Arena’ya girerken koskoca stad girişinde sadece bir kapının yarısının açık olması çok garip. Ramazan’da bu sıcakta yüzlerce insan o yarım kapıdan girmeye çalışıyordu. Yarım kapının diğer yarısı da açıldığında beni arayan güvenliğin ‘Neden açtılar bu kapıyı ya?’ demesi manidardı cidden.
Stad çevresinde komşumuz da olmasının verdiği avantajla Iraklı futbolseverler kaynıyordu. Kendimi Irak’ta sandım diyebilirim. Ellerinden geldiğince organize olmaya çalışmışlar. Ufak bayrak ve sapka dağıtıyorlardı. Hep sorunları mı gördün diyecekseniz belki de stada girerken belli bir sıranın olmaması da sinir bozucuydu. Iraklı vatandaşların bir kısmı devamlı önden kaynak yapma derdindeydi. Hatta bir biletle iki kişi giren bile oldu. Biletleri kontrol eden kişinin ses çıkarmaması da garip. Hepsinin ötesinde bunları denetleyen bir güvenliğin olmaması da çok acayip. Bir şekilde içeri girdiğimizde Türkiye’de klasik olan içeri su ve bozuk para almama olayı burada da karşımızda idi. Bunu yabancı futbolsevere nasıl izah edeceksin? Bu sıcakta yanında su getiriyor ve içeri almıyorsunuz. Iraklı orta yaşlı bir kadında tepki olarak elindeki 1.5 litrelik suyu yere döktü polisin önünde. Polisin de ‘hadi lan yürüyün!’ tepkisi arkasından geldi. Daha önce yurt dışında böyle bir turnuva maçına gitmedim ama en azından Camp Nou’da maç izledim iki kere. Alışmışız ya polisi görünce kollarımı açtım ve adam bana garip garip baktı bu ne yapıyor diye. Bunları gördükten sonra Fifa’nın düzenlediği bir dünya kupasında bu tip şeyleri görünce yadırgıyorum. Çünkü içeride zaten şişe su da satılıyor, para üstü olarak bozuk para da veriliyor. Artık bazı şeyleri aşmamız gerekiyor. Cidden stadlarda medeniyeti öğrenmemiz gerekiyor artık.
Bir de şu satın alınan koltuklara oturmayıp, başka yerlere oturma merakı var. Iraklılar üç ayrı tribünde ama en çok maraton tribününde olmak üzere tam ortalara yerleşmişlerdi. Gana resmen deplasmana çıkmış gibiydi. Tabi yerine oturmak isteyen insanlar koltuklarında başkalarını gördüler. Bunu güvenliğe söyleyen bir kadın ‘ne yapabilirim?’ tarzı bir yanıt aldı. Haliyle hakkını arayan kadın güvenliğe kaldırabilirsiniz tarzı bir cevap verince hareketlenme başladı. ‘Yerime oturuyorsunuz’un cevabı olarak ‘Benimde yerime oturuyorlar ama’ cevabını artık vermememiz gerekiyor. Artık bunları aşmamız gerekiyor. O zaman onların oturmasına izin verme, kaldır. Biz 2020 Olimpiyatları’na aday şehiriz. Artık bunları aşmamız gerekiyor. En ufak bir basketbol turnuvası etkinliğinde bile onlarca yer gösteren çocuk varken final günü kimseyi göremedim. Sadece güvenlik vardı ve onlardan yardım talep edebiliyordunuz. Halbuki stada girer girmez bu çocukların insanlara yerlerini göstermesi gerekir. Seyircinin pek ilgilenmediği turnuvaya yönetimde bu detaylarla uğraşmak istememiş mi acaba?
Maçlara gelirsek önce Irak - Gana 3.lük maçıyla açılış yaptık. Irak resmen taraftar gücünü arkasına alıp ilk 10 dakika çok güzel baskı kurdu. Gana finale çıkamamanın ve turnuvanın son maçına çıkmanın verdiği fiziksel yorgunluğunda etkisiyle daha önceki maçlardaki uyumu sağlayamadı. Lakin daha sonra dengelenen oyun sonucunda golleri buldu. Gana geri beşlisi gerçekten baya başarılıydı. Özellikle hamle zamanlamaları ve pozisyon alma yetenekleri iyiydi. Turnuvada adından çokça söz ettiren Ebenezer Assifuah ve Frank Acheampong dışında ben Irak’ın yedi numarası Jawad Kadhim’i çok beğendim. Oyunu iyi okuyan, atletik ve ayağına hakim bir oyuncu. İlerde cidden iyi klüplerde oynayacağını düşünüyorum. Maçın sonuna doğru az sayıdaki Gana taraftarının ‘Champion Gana!’ tezaruhatlarına başladığı an Iraklı seyircilerin direk ayağa kalkıp alkışlaması güzel bir andı.
Bizi eledikleri için mi yoksa Uruguay daha sempatik geldi diye midir Fransa’ya ciddi deplasman havası yaratıldı. Kraldan çok kralcı olma huyumuz meşhurdur. İlla bir taraf tutulması gerekir. En alakasız hiç bilmediğimiz takımlarda birbirleri ile oynasalar bu ülkede bu böyledir. Tüm stad Fransa’yı yuhlarken ben de aralarında nadir Allez Les Blues diye tezaruhat yapanlardanım. Maç boyunca ıslıklama tamam lakin penaltılar da bence taraf tutmamız yanlıştı. Eğer yuhluyorsan Pogba’nın sesi duyamıyorum hareketini de kabul edeceksin. Areola’nın penaltı kurtardıktan sonra ıslıklayanlara doğru yaptığı hareket ne kadar doğru değilse ülkesine getirdiği kupa alkışa değerdi.
Son olarak Akdeniz Oyunlarındaki doping skandallarının Kırkpınar’a kadar sıçraması, Rusya’da düzenlenecek Atletizm oyunlarından men edilme tehlikesinin yanı sıra, NBA’de oynayan oyuncumuzun bile dopingli çıkmasına rağmen milli takım kaptanlığının devam etmesinin üstüne U20 Dünya Kupası’ndaki seyircisizlik rekorlarının üstüne sorum şu olacak: Biz olimpiyat düzenlemeyi ne kadar hak ediyoruz.
Not: Ben bu yazıyı yazdıktan bir hafta, on gün sonra PSG, Digne'yi 15 milyon euro bonservisle transfer etti.
15 Temmuz 2013 Pazartesi
Kasımpaşa'da Beşiktaş...
İnönü Stadı'nın yıkılması ve yeni stadın yapılma sürecinde Beşiktaş'ın maçlarını nerede oynayacağı muallaktı. Şükrü Saraçoğlu, Türk Telekom Arena isimleri bile geçti. En son Başakşehir ve Zeytinburnu Stadı da seçeneklere eklenmişti. Her ne kadar metro yapılmış olsa da Olimpiyat Stadı en son ve en kötü tercih olacaktı. Sonunda açıklama geldi ve Kasımpaşa'nın Recep Tayyip Erdoğan Stadı'nda karar kılındı. Anlaşma bu hafta içinde imzalanacak deniyor. Peki bu ne kadar doğru bir tercih?
Öncelikle saha içi konusuyla başlayalım. Olimpiyat Stadı'nda oynayan bir takım hiç bir zaman başarılı olamaz. Tribünlerin sahaya olan uzaklığı ve stadın büyüklüğü nedeniyle dolmayan tribünlerden dolayı rakibe bir baskı kuramazsınız. Bu yüzden Beşiktaş yönetimi diğer alternatiflere yöneldi. En başından beri dediğim gibi Türk Telekom Arena Galatasaray'ın, Şükrü Saraçoğlu ise Fenerbahçe'nin mabedidir. Bu mabedlerde Beşiktaş iç saha maçı yapmamalıdır. Ben nasıl İnönü Stadı'nda bu iki ezeli rakibin iç saha maçı yapmaması gerektiğini düşünüyorsam, aynı saygıyı onlara da göstermemiz gerektiğini düşünüyorum. Bunu bir Beşiktaşlı olarak değil bir futbolsever olarak söylemek benim görevimdir.
Diğer alternatifler ise doğru tercihlerdi. Kapasiteleri düşük olsa bile Beşiktaş'ın taraftarının gücü ortadadır ve bu statlarda rakibi çok güzel baskı altına alabilirsiniz. Semte de yakın olması sebebiyle de Kasımpaşa Stadı tercih edildi diye düşünüyorum. Stadın handikabı ise birbirinden ayrı üç tribünü olması.
Saha dışı boyutuna bakarsak, Kasımpaşa taraftarı ile Beşiktaş taraftarının arasının iyi olmadığını hepimiz biliyoruz. Bunun üstüne en son Gezi olaylarında Çarşı'nın ön plana çıkması ve hatta kurucularından kişilerin de terör örgütü kurmak suçuyla gözaltına alınması da cabası. En son olarak da Kasımpaşa taraftar grubunun bir açıklama ile Beşiktaş'ın maçlarını statlarında oynamalarını istememesi ve eski husumeti canlandıracağını söylemeleri de olayın ne boyutta olduğunu gösteriyor.
Bu üç nedenden dolayı ben Beşiktaş'ın bu sene kaç maçı seyircili oynayabileceğini merak ediyorum. Gerek Haziran ayında yaşananlar ve stadın ismi nedeniyle taraftarın takınacağı tavır gerekse de Kasımpaşa ve Beşiktaş taraftarının karşılıklı takınacağı tavır bunu belirleyecek. Hepimizin gönlünden geçen ise sorunsuz, kazasız, belasız olabildiğince az cezalı bir sezon bizimle olsun.
28 Haziran 2013 Cuma
Herkesin İçinde Vardır Masum Bir Piç, Gelsin Artık Slaven Bilic
Aslında bu yazıyı daha önce yazmayı planlıyordum ama hem UEFA'dan gelen karar, hemde iş güç derken Bilic'in hava alanında yaptığı ilk açıklamaya kadar sarkıttık. "En Büyük Beşiktaş" şeklinde Türkçe yaptığı jest ve kısa basın toplantısıyla birlikte onunla eğlenceli bir sene geçireceğimiz çoğu kişi tarafından düşünülüyor olsa gerek. Sportif olarak başarılı olacak mı olmayacak mı bilinmez fakat yıllardır dillere plesenk olan ve aslında özlenimini duyduğumuz "Beşiktaş'lı Duruşu" tabirini de sonuna kadar taşıyacağına emin olabiliriz.
Benim yaşım tutmaz. Bize hep anlatılırdı Beşiktaş öyle, Beşiktaş böyle diye. Futbolla ilgilenmeye başladığım dönemden beri sadece başarıya odaklı olarak yönetilen fakat ilk üç takımı olmaktan öteye gidemeyen bir Beşiktaş görmüştüm. Geçmişi anlatılan günümüzün Beşiktaş'ında da öyle ahım şahım şeyler yoktu. Bize anlatılan Beşiktaş, hiçbir zaman endüstriyel futbola hizmet etmeyen ve sadece taraftarına futboldan zevk almasını sağlayan bir takımdı. Sadece günlük sorunlarını kenara itip futboldan zevk almaya çalışanların desteklediği takımdı. Özellikle 80 sonrası kendini hiçbir yere ait hissetmeyenlerin takımıydı. Özellikle 90'larda bu takımın taraftar kitlesine baktığımızda çoğunlukla solculardan, işçilerden, eşcinsellerden veya eğitim seviyesi yüksek kişilerden oluştuğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Almanın St. Pauli'si kadar olmasa da Türkiye için ötekilerin ya da ötekileştirilenlerin takımı Beşiktaş olmuştu. Peki ne oldu?
2000'ler ve sonrası Beşiktaş endüstriyel futbola hızla yenik düşerken, sonun başlangıcı olarak Yıldırım Demirören'in başkanlığa seçilmesi şuan aradığımız o duruşunda, Beşiktaş'ın da kimliğini değiştirir hale getirdi. Ötekilerin takımı artık sıradan bir endüstriyel futbol takımı haline dönüşmeye başlamış ve gereksiz yere kendisini Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesinin arasına sokmaya çalışmıştı. Her geçen gün Çarşı dahil taraftar gruplarının da bilinçlerini kaybetmesi, ötekilerin tribünden uzaklaşmasına ve sorumsuz bir taraftar kitlesinin çevreye hüküm sürmeye başlamasına sebep olmuştu. Demirören dönemi Beşiktaş'ın en karanlık dönemiydi ve Beşiktaş neredeyse kimliğini kaybetmek üzereydi.
Ne mi oldu? Kimileri için felaket ama bana kalırsa Beşiktaş'ın kurtuluşunun başlangıcı olduğu için mucize... Şike davası sonucu Demirören, Recep Tayyip Erdoğan'ın futboldaki kuklası olmak için Federasyon başkanlığına doğru yol alırken Beşiktaş'ın başkanlığına Fikret Orman geldi. İlk sezonu hatalarla geçmiş olsa da Beşiktaşlılık olarak adlandırdığımız bu duruşu kısmen de olsa sergilemeyi başardı. Kulüp menfaatleri için muhalif olmamak ve korkak politika izlemesi eminim kendisi de koyuyordur. Bir çok kötü karar ve hatasına rağmen herkes şunun bilincindeki en azından "gerçek bir Beşiktaşlı" kulübün başkanlığını yapıyor.
Geldik ikinci seneye, yine başlığı attık uzun bir giriş yaptık ama son bu gerçekten. Kulüp içindeki ilk yıl esasen Fikret Orman'ı kandıran ve kulübü sömüren kemirgenlerin gölgesi altında geçti. Altınsay'ın, Cem Bilge'nin, Mesut Urgancılar gibi isimlerin küstürülmesi ve Tamer Kıran, Levent Erdoğan gibi kan emicilerin kulübe hakim olmaya çalışması neyse ki sonunda Fikret Orman tarafından fark edildi ve sonuçlar malum. Fikret Orman tecrübenin en ağırlarından birini yaşayarak öğrenmişti ve artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
İlk hamle bu ülkede futbol organizasyonu diyince akla gelebilecek en yetkin isimlerden biriyle anlaşmak oldu. Beşiktaşlı duruşuna harfiyen uygun, görüşleriyle ve fikirleriyle bile medyayı ezebilen bir insan olan Önder Özen takımın başına getirildi. Teknik direktörlük arayışları devam ederken ülke tarihinin en önemli olaylarından birinin meydana gelmesi ise süreci baştan sona değiştirdi.
31 Mayıs sabahı yataklarımızdan kalktığımızda hiç kimse gün sonunda gelinen noktayı hayal edemezdi. Korku ve baskı ile sürekli bastırılan kesim "artık yeter" diye sokaklara inmiş ve faşist zihniyetli hükümete karşı ayaklanmıştı. İlk gün bitmeden ötekilere destek vermek için yine öteki kimliğini bu sefer tamamen hatırlayan Çarşı'da sokaklara inmişti. Yıllarca çeşitli etkinlikleriyle hep ötekilerin yanında olmaya devam etmişti Çarşı ama Beşiktaş'ın bozulması resmen ona da yansımıştı. O da bozuluyordu, ama onlarda Fikret Orman sonrası Beşiktaş gibi gidişe dur demek için bir fırsat yakalamıştı. Ve dur dediler... Bu işte o kadar başarılı oldular ki ülkenin başbakanı onlara "TERÖRİST" sıfatını yakıştırdı ama ünlerinden faydalanmak için toplama kampı mitinginde çakma Çarşı bayrakları açtırdı.
Çarşı 1982'de kurulduğundan beri ötekilere sahip çıkmaya, unutulanları hatırlatmaya çalışmıştı. Gezi Parkı olayları sırasında yaptıklarıyla bir kez daha hatırlattılar. Onlara sırtlarını çoktan dönmüş olan benim gibi Beşiktaşlılar bile semte inerek, gerekte Gezi Parkı'nda Çarşı'ya Beşiktaş'ın kendisiymiş gibi sahip çıktılar. Çarşı ve Beşiktaş hiç olmadığı kadar bir araya gelmiş ve adeta "ötekilerin takımı" niye geçmişte bu ünvanı hak etmiş ki diye soranlara tokat gibi cevabını vermişti. 3 Temmuz sürecinde biz uyurken olayları gören önemli bir kesim Fenerbahçe taraftarının da Çarşı'ya sürekli destek vermesi, Beşiktaş'ı rekabetin bir kısmı olarak değilde eskisi gibi dost görmelerine sebep olmuş mudur bilinmez ama Demirören dönemi oluşturulan düşmanlığın dostluğa dönüştüğü artık kesin gibi bir şey...
Çarşı bu kadar aktifken ve Beşiktaş artık özüne tamamiyle dönmüşken kulübün bunu lehine çevirmesi gerekiyordu. Ne yapılacaktı? Stad yüzünden kulüp tepki koyamıyor. Çoğu iş adamı yönetici faşist yönetimi karşısına almak istemiyor. Duruş gerekiyordu. O duruşa sahip bir adam gerekiyordu.
Bana kalırsa onca TD ismi geçerken ve hatta Prosinecki ile anlaşmaya neredeyse çok yakınken iplerin hepsiyle kopup bir anda Rusya'dan Bilic'in getirtilmesi tesadüf olamaz. Önder Özen en başından beri Bilic listemdeydi dese de olayların tam üstüne, biz artık onu unutmuşken onun getirtilmesi tesadüf olamaz. Olabilir mi? Dinle o zaman...
Slaven Bilic... Babası 1971 yılında o dönemlerde Yugoslavya'ya bağlı Hırvatistan'da başlayan ve son dönemlerde Hırvat Baharı olarak adlandırılan ayaklanmanın liderlerinden biriydi. Otonomi hakkı için yapılan bu ayaklanma sonucunda bir millet uykudan uyandırılmış ve sonucu geçte olsa görülmüştü. Lakin o dönemler küçük Slaven için hiçte hoş geçmemişti. Babasının liderlerden biri olması önceleri ailenin çok zorluk çekmesine sebep olmuş, ardından yine babasının fişlenmesinden dolayı Yugoslavya içindeki yaşamları ciddi anlamda çekilmez hale gelmişti. Bilic'in siyasi görüşleri de bu yaşlarda şekillenirken aykırı kişiliği de yine oturmaya başlamıştır. Babasına yapılanlar başkalarına yapılmasın diye öğrenim hayatını da buna göre şekillendirmiş ve hukuk okumuştu. Fakat başka bir hayali daha vardı.
1989 yılında profesyonel olarak doğduğu kentin takımı olan Hajduk Split'te futbola başlayan Bilic, kısa sürede göze batmayı başarmıştı. Lakin adını dünyaya tanıtan ilk şey performansı değil, Yugoslavya Milli Takımı'ndan kendisine gelen teklifleri üst üste reddediyor oluşuydu. Sebep mi? Basit. Babasına yıllardır zulüm yapanlar adına oynamayacaktı... Oynamadı. Taa ki Hırvatistan bağımsızlığını kazanıp, milli takımını kurunca koşarak onlar adına oynamaya gidene kadar...
Bilic futbolculuk kariyeri boyunca parlak dönemler geçirmiş olsa da çoğunlukla baş altı bir stoper olarak gösterilmişti. Aslında çok daha fazlası olabilecek bir adam iken aykırılığı o dönem için aşırıya kaçmıştı. Nitekim Avrupa'da gittiği kulüplerde o tip oyuncuları seven kulüpler olunca kendisi adına iyi bir kariyer çıkardığını söylemek mümkündü. Ama asıl parlamasını teknik direktörlük döneminde yapacaktı.
Futbola hem başladığı hemde bıraktığı kulüp olan Hajduk Split'te ilk antrenörlük deneyimine çıkan Bilic, ortalama sayılabilecek bir yıldan sonra Hırvatistan U-21 kadrosunun başına getirtilir. Efsanesi de burada başlar. Gençler ile kurduğu iletişim, oynattığı modern oyun ve tabii ki medya ilişkileri... Bilic'in takımı 2 sene boyunca çok başarılı olamaz ama jenerasyon onun önderliğinde inanılmaz bir gelişim göstermiştir. Genç futbolcular onu çok sevmektedir. Antrenörlüğün yanında müzisyende olan Bilic, ülkesinde çok tutulan Rawbau adlı bir rock grubunun da basçısı ve söz yazarı olarak gençler tarafından tanınmaktaydı. Sadece takımında çalıştırdıkları değil, ülkedeki her genç...
2006 yılında onlarca aday varken Kranjcar'dan boşalan koltuğa Bilic'in getirilmesi bu yüzden eleştirilmemişti. Nitekim 2006 yılından sonra Hırvatistan milli takımı 90'larda yaşadığı başarıları yeniden yaşamaya başlamıştı. Bunun mimarı da tabii ki genç yeteneklerle dolu kadrosuyla Slaven Bilic'ten başkası değildi.
Srna, Pranjic, Kranjcar, Drpic ve Eduardo gibi alt takımdan oyuncularını milli takıma monte eden Bilic, ayrıca o güne kadar fark edilmeyen Corluka, Seric ve Leko'ları da davet etti. 2006 Dünya Kupası'nda neredeyse dibi gören Hırvatistan Milli Takımı, 2008 Avrupa Şampiyonası'na İngiltere Milli Takımı'nı saf dışı bırakarak katılmaya hak kazandı. O dönem yardımcıları arasında eski dost Mrmic ve yeni dost Prosinecki'nin de olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, geçen haftaya kadar ki antrenör adayımız Prosinecki...
O turnuvada Hırvatistan garip bir favorilerden biri olarak gösteriliyordu. O turnuvada başlarına ne geldi en iyi de biz biliyoruz. Pletikosa'nın yıllar sonra Türk Telekom reklamında dediği "inanılmaz, bu olamazdı..." Türk Milli Takımı'nın öyle ya da böyle kurbanı olan parlak jenerasyon Bilic göreve başladığından beri ilk defa ağır bir darbe almıştı. Sanki durdurulamayacaklarmış gibi gözüken bir takım yenilmişti ve bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.
Bilic o zaman " Çok ilginç bir şekilde kazanıyorlar. Hem kaliteleri var hemde tarif edemeyeceğimiz bir şey var. Bu turnuvada onu sadece Türklerde gördüm. Böyle giderse final bile oynarlar. Bu yenilgiyi asla unutmayacağız ve yaşamımız boyunca aklımızda kalacak. " Kim bilir belki yıllar sonra milli takımı bıraktığında yine ilk görüştüğü takımın Beşiktaş olması, o zaman duyduğu bir hayranlıktan kalma düşüncedir. Bir arzudur, hırstır.
"Sadece inanç yetmez. Bizde inanıyoruz tabii ama kalite şart. Ve bizde gerçekten her yönden kaliteli oyunculara sahip bir takımız. Bu yüzden kaliteliyiz."
2008'de Türkiye gibi bir takım tarafından elendikten sonra Bilic'in o koltukta fazla oturmayacağı düşünülüyordu. Fakat öyle olmadı. Hırvatistan Futbol Federasyonu hocasının arkasında durdu ve yola devam dedi. Bunu demelerinin en temel sebebi oyuncular ile Bilic'in arasındaki inanılmaz bağdı. Bilic, oyuncularıyla kurduğu aile ortamı sayesinde sürekli başarılara koşuyordu. Zaman zaman aykırı davranışlarından ötürü birçok oyuncusuyla zor günler yaşasa da hiçbiriyle Fatih Terim vs. Fatik Tekke, İbrahim Toraman, Mehmet Topal tarzı küskünlüklere girip milli takım kapılarını onlar için kapatmadı. Dönem dönem çağırmadığı isimleri de gerçekten hak ettiğinde formasına kavuşturdu ve saygı/sevgi çerçevesinde bir takım kurmayı başardı.
Bilic'in yakaladığı başarının Hırvatistan'ı 2010 Dünya Kupası'nda da zirve adaylarından biri yapacağına dair inanışlar güçlenmeye başlamıştı. Ama kaderin cilvesi olsa gerek ki bir önceki turnuvada saf dışı bıraktıkları İngiltere, bu sefer onları saf dışı bırakmış ve Hırvatistan futbolun en büyük kupasına katılamamıştı. Türkiye yenilgisi sonrası bir kere daha tokat yiyen Bilic için yine bu sefer tamam derken onlar yine devam kararı aldı. İstikrar!
Kadro her geçen gün gençleşiyor ve Hırvatistan'ın oyun düzeni oturarak Avrupa'nın en sağlam takımlarından biri haline geliyordu. 2012 Avrupa Kupası için her şey yolundaydı. Kupa başlar, fakat Hırvatistan çok şanssız bir şekilde grupları geçemez. Artık tamam dedik, Bilic kovulur dedik ama kovulmadı. Hırvatistan federasyonu Bilic ile devam dedi. Lakin kendisi artık tamam diyerek, yorulduğunu ve kulüp çalıştırmak istediğini söyleyerek federasyondan ve oyuncularından affını diledi. Kötü bir ayrılık oldu, ama küskün taraf yoktu. Olması gerektiği gibi, medenice ve insani ...
Geçtiğimiz yıl turnuva sonrasında işi bırakan Bilic'e ilk ciddi taliplerden biri yine Beşiktaş'tı. İbrahim Altınsay'ın da desteklediği ve getirtmek istediği isimlerden biri olan Bilic, ta kaç paragraf önce dediğimiz gibi Tamer Kıran ve Levent Erdoğan lobisinin kurbanı oldu desek yeridir. Yıllık sadece 1.5 milyon euro gibi bir para isteyen Bilic'e bunu çok gören yönetim, onu askıya alır. Altınsay'ın istifasından sonra ise Bilic'in buraya gelmesine imkan yoktur. O da "teklifler arasında kafama en çok yatanı" dediği Rusya'da halkın takımı olan, Sovyet döneminde rejim karşıtlığıyla bilinen Lokomotiv Moskova'ya gider.
Aslında işler orada Bilic için çok iyi başlar. Fakat yönetim ve taraftar arasındaki gerginlik büyüdükçe büyür. Bilic yine taraftarın sevgilisidir ve yönetim tarafından bu sevilmez. Nitekim yer yer yönetime de karşı duruşunu gösterir. Yönetimci oyuncular ile de arası açılır ve çalkantılı geçen sezondan sonra Lokomotiv, ligi 9. bitirerek 1992'deki şampiyonluktan beri aldığı en kötü dereceyi alır. Yönetim suçu Bilic'in üstüne yıkar. Bilic'te sorumluluğu alır ve istifa etmeyi düşünür ama taraftar istemez. Bilic için gelecek belirsizdir ama ona yeni kapı eski dosttan tekrar açılır.
Bilic'in 4-5 gün önce Beşiktaş ile anlaştığı resmen duyurulmadan sadece 4 gün önce Lokomotiv ile resmen ayrıldığı açıklanır. Adeta o teklifi beklermişçesine Rusya'daki sözleşmesini askıya alan Bilic, direkt bu ülkeye adımını atar. Karar verme aşamasında yabancı kanallardan gördüğü (Yerli medyanın durumu malum) eylemciler ve tabii ki Çarşı grubunun yaptıkları onu etkilemiş olabilir mi? Bilemeyiz.
İlginç bir kariyer ve gittiği her yerde halkın adamı olmasıyla bilinen bir isim olan Bilic, Türkiye'de belki de gelebileceği en doğru adrese adımını attı. Öteki adam, ötekilerin takımına imza atarken ilk sözlerinden biri "gençler" oldu. Genç, dinamik ve kimliği olan bir Beşiktaş için atılmış en doğru hamlelerden biri yapıldı. Bunun baş mimarlarından biri olan Önder Özen ise üstte uzunca anlattığımız bu adamı Beşiktaş'a getirerek bir kez daha ne kadar üstün zekalı bir insan olduğunu gösterdi. Nokta atışı diye buna denir.
Oyuncular ile birebir iletişim kurmayı seven ve hiyerarşiden ziyade dostluğa inanan bir teknik direktör portresi Türkiye'de tutar mı bilemeyiz. Sosyal kişiliği, hızlı yaşantısı Türk medyası tarafından yerden yere vurulacak, onu sürekli aşağıya çekmeye çalışacaklar biliyoruz. Sportif olarak Türkiye şartlarına adapte olabilecek mi? Bilemeyiz. Ama bildiğimiz tek şey Beşiktaş'ın teknik direktörlük koltuğundaki adamın bizden biri olduğu ve takımın artık özünde olduğu gibi sadece ve sadece "çok daha eğlenceli" olacağıdır.
Hoş geldin Bilic...
İşin bayağı zor ama üzülme, eminim bu taraftar seni çok sevecek ve temennim odur ki yıllarca birlikte olacağız. Medya seni her aşağıya çekmeye çalıştığında bu taraftar sana sahip çıkacak. Çünkü sen hepsinden daha farklısın, burayı sadece "iş" olarak görmüyorsun. Buraya bir amaç uğruna geldin.
O yüzden taraftar seni "Bize bira yasak, ayran iç Bilic" diye karşıladı. Eninde sonunda bunu anlayacağını biliyor.
Umuyoruz ki nice güzel yıllar geçiririz!
Benim yaşım tutmaz. Bize hep anlatılırdı Beşiktaş öyle, Beşiktaş böyle diye. Futbolla ilgilenmeye başladığım dönemden beri sadece başarıya odaklı olarak yönetilen fakat ilk üç takımı olmaktan öteye gidemeyen bir Beşiktaş görmüştüm. Geçmişi anlatılan günümüzün Beşiktaş'ında da öyle ahım şahım şeyler yoktu. Bize anlatılan Beşiktaş, hiçbir zaman endüstriyel futbola hizmet etmeyen ve sadece taraftarına futboldan zevk almasını sağlayan bir takımdı. Sadece günlük sorunlarını kenara itip futboldan zevk almaya çalışanların desteklediği takımdı. Özellikle 80 sonrası kendini hiçbir yere ait hissetmeyenlerin takımıydı. Özellikle 90'larda bu takımın taraftar kitlesine baktığımızda çoğunlukla solculardan, işçilerden, eşcinsellerden veya eğitim seviyesi yüksek kişilerden oluştuğunu rahatlıkla görebiliyoruz. Almanın St. Pauli'si kadar olmasa da Türkiye için ötekilerin ya da ötekileştirilenlerin takımı Beşiktaş olmuştu. Peki ne oldu?
2000'ler ve sonrası Beşiktaş endüstriyel futbola hızla yenik düşerken, sonun başlangıcı olarak Yıldırım Demirören'in başkanlığa seçilmesi şuan aradığımız o duruşunda, Beşiktaş'ın da kimliğini değiştirir hale getirdi. Ötekilerin takımı artık sıradan bir endüstriyel futbol takımı haline dönüşmeye başlamış ve gereksiz yere kendisini Fenerbahçe - Galatasaray çekişmesinin arasına sokmaya çalışmıştı. Her geçen gün Çarşı dahil taraftar gruplarının da bilinçlerini kaybetmesi, ötekilerin tribünden uzaklaşmasına ve sorumsuz bir taraftar kitlesinin çevreye hüküm sürmeye başlamasına sebep olmuştu. Demirören dönemi Beşiktaş'ın en karanlık dönemiydi ve Beşiktaş neredeyse kimliğini kaybetmek üzereydi.
Ne mi oldu? Kimileri için felaket ama bana kalırsa Beşiktaş'ın kurtuluşunun başlangıcı olduğu için mucize... Şike davası sonucu Demirören, Recep Tayyip Erdoğan'ın futboldaki kuklası olmak için Federasyon başkanlığına doğru yol alırken Beşiktaş'ın başkanlığına Fikret Orman geldi. İlk sezonu hatalarla geçmiş olsa da Beşiktaşlılık olarak adlandırdığımız bu duruşu kısmen de olsa sergilemeyi başardı. Kulüp menfaatleri için muhalif olmamak ve korkak politika izlemesi eminim kendisi de koyuyordur. Bir çok kötü karar ve hatasına rağmen herkes şunun bilincindeki en azından "gerçek bir Beşiktaşlı" kulübün başkanlığını yapıyor.
Geldik ikinci seneye, yine başlığı attık uzun bir giriş yaptık ama son bu gerçekten. Kulüp içindeki ilk yıl esasen Fikret Orman'ı kandıran ve kulübü sömüren kemirgenlerin gölgesi altında geçti. Altınsay'ın, Cem Bilge'nin, Mesut Urgancılar gibi isimlerin küstürülmesi ve Tamer Kıran, Levent Erdoğan gibi kan emicilerin kulübe hakim olmaya çalışması neyse ki sonunda Fikret Orman tarafından fark edildi ve sonuçlar malum. Fikret Orman tecrübenin en ağırlarından birini yaşayarak öğrenmişti ve artık kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.
İlk hamle bu ülkede futbol organizasyonu diyince akla gelebilecek en yetkin isimlerden biriyle anlaşmak oldu. Beşiktaşlı duruşuna harfiyen uygun, görüşleriyle ve fikirleriyle bile medyayı ezebilen bir insan olan Önder Özen takımın başına getirildi. Teknik direktörlük arayışları devam ederken ülke tarihinin en önemli olaylarından birinin meydana gelmesi ise süreci baştan sona değiştirdi.
31 Mayıs sabahı yataklarımızdan kalktığımızda hiç kimse gün sonunda gelinen noktayı hayal edemezdi. Korku ve baskı ile sürekli bastırılan kesim "artık yeter" diye sokaklara inmiş ve faşist zihniyetli hükümete karşı ayaklanmıştı. İlk gün bitmeden ötekilere destek vermek için yine öteki kimliğini bu sefer tamamen hatırlayan Çarşı'da sokaklara inmişti. Yıllarca çeşitli etkinlikleriyle hep ötekilerin yanında olmaya devam etmişti Çarşı ama Beşiktaş'ın bozulması resmen ona da yansımıştı. O da bozuluyordu, ama onlarda Fikret Orman sonrası Beşiktaş gibi gidişe dur demek için bir fırsat yakalamıştı. Ve dur dediler... Bu işte o kadar başarılı oldular ki ülkenin başbakanı onlara "TERÖRİST" sıfatını yakıştırdı ama ünlerinden faydalanmak için toplama kampı mitinginde çakma Çarşı bayrakları açtırdı.
Çarşı 1982'de kurulduğundan beri ötekilere sahip çıkmaya, unutulanları hatırlatmaya çalışmıştı. Gezi Parkı olayları sırasında yaptıklarıyla bir kez daha hatırlattılar. Onlara sırtlarını çoktan dönmüş olan benim gibi Beşiktaşlılar bile semte inerek, gerekte Gezi Parkı'nda Çarşı'ya Beşiktaş'ın kendisiymiş gibi sahip çıktılar. Çarşı ve Beşiktaş hiç olmadığı kadar bir araya gelmiş ve adeta "ötekilerin takımı" niye geçmişte bu ünvanı hak etmiş ki diye soranlara tokat gibi cevabını vermişti. 3 Temmuz sürecinde biz uyurken olayları gören önemli bir kesim Fenerbahçe taraftarının da Çarşı'ya sürekli destek vermesi, Beşiktaş'ı rekabetin bir kısmı olarak değilde eskisi gibi dost görmelerine sebep olmuş mudur bilinmez ama Demirören dönemi oluşturulan düşmanlığın dostluğa dönüştüğü artık kesin gibi bir şey...
Çarşı bu kadar aktifken ve Beşiktaş artık özüne tamamiyle dönmüşken kulübün bunu lehine çevirmesi gerekiyordu. Ne yapılacaktı? Stad yüzünden kulüp tepki koyamıyor. Çoğu iş adamı yönetici faşist yönetimi karşısına almak istemiyor. Duruş gerekiyordu. O duruşa sahip bir adam gerekiyordu.
Bana kalırsa onca TD ismi geçerken ve hatta Prosinecki ile anlaşmaya neredeyse çok yakınken iplerin hepsiyle kopup bir anda Rusya'dan Bilic'in getirtilmesi tesadüf olamaz. Önder Özen en başından beri Bilic listemdeydi dese de olayların tam üstüne, biz artık onu unutmuşken onun getirtilmesi tesadüf olamaz. Olabilir mi? Dinle o zaman...
Slaven Bilic... Babası 1971 yılında o dönemlerde Yugoslavya'ya bağlı Hırvatistan'da başlayan ve son dönemlerde Hırvat Baharı olarak adlandırılan ayaklanmanın liderlerinden biriydi. Otonomi hakkı için yapılan bu ayaklanma sonucunda bir millet uykudan uyandırılmış ve sonucu geçte olsa görülmüştü. Lakin o dönemler küçük Slaven için hiçte hoş geçmemişti. Babasının liderlerden biri olması önceleri ailenin çok zorluk çekmesine sebep olmuş, ardından yine babasının fişlenmesinden dolayı Yugoslavya içindeki yaşamları ciddi anlamda çekilmez hale gelmişti. Bilic'in siyasi görüşleri de bu yaşlarda şekillenirken aykırı kişiliği de yine oturmaya başlamıştır. Babasına yapılanlar başkalarına yapılmasın diye öğrenim hayatını da buna göre şekillendirmiş ve hukuk okumuştu. Fakat başka bir hayali daha vardı.
1989 yılında profesyonel olarak doğduğu kentin takımı olan Hajduk Split'te futbola başlayan Bilic, kısa sürede göze batmayı başarmıştı. Lakin adını dünyaya tanıtan ilk şey performansı değil, Yugoslavya Milli Takımı'ndan kendisine gelen teklifleri üst üste reddediyor oluşuydu. Sebep mi? Basit. Babasına yıllardır zulüm yapanlar adına oynamayacaktı... Oynamadı. Taa ki Hırvatistan bağımsızlığını kazanıp, milli takımını kurunca koşarak onlar adına oynamaya gidene kadar...
Bilic futbolculuk kariyeri boyunca parlak dönemler geçirmiş olsa da çoğunlukla baş altı bir stoper olarak gösterilmişti. Aslında çok daha fazlası olabilecek bir adam iken aykırılığı o dönem için aşırıya kaçmıştı. Nitekim Avrupa'da gittiği kulüplerde o tip oyuncuları seven kulüpler olunca kendisi adına iyi bir kariyer çıkardığını söylemek mümkündü. Ama asıl parlamasını teknik direktörlük döneminde yapacaktı.
Futbola hem başladığı hemde bıraktığı kulüp olan Hajduk Split'te ilk antrenörlük deneyimine çıkan Bilic, ortalama sayılabilecek bir yıldan sonra Hırvatistan U-21 kadrosunun başına getirtilir. Efsanesi de burada başlar. Gençler ile kurduğu iletişim, oynattığı modern oyun ve tabii ki medya ilişkileri... Bilic'in takımı 2 sene boyunca çok başarılı olamaz ama jenerasyon onun önderliğinde inanılmaz bir gelişim göstermiştir. Genç futbolcular onu çok sevmektedir. Antrenörlüğün yanında müzisyende olan Bilic, ülkesinde çok tutulan Rawbau adlı bir rock grubunun da basçısı ve söz yazarı olarak gençler tarafından tanınmaktaydı. Sadece takımında çalıştırdıkları değil, ülkedeki her genç...
2006 yılında onlarca aday varken Kranjcar'dan boşalan koltuğa Bilic'in getirilmesi bu yüzden eleştirilmemişti. Nitekim 2006 yılından sonra Hırvatistan milli takımı 90'larda yaşadığı başarıları yeniden yaşamaya başlamıştı. Bunun mimarı da tabii ki genç yeteneklerle dolu kadrosuyla Slaven Bilic'ten başkası değildi.
Srna, Pranjic, Kranjcar, Drpic ve Eduardo gibi alt takımdan oyuncularını milli takıma monte eden Bilic, ayrıca o güne kadar fark edilmeyen Corluka, Seric ve Leko'ları da davet etti. 2006 Dünya Kupası'nda neredeyse dibi gören Hırvatistan Milli Takımı, 2008 Avrupa Şampiyonası'na İngiltere Milli Takımı'nı saf dışı bırakarak katılmaya hak kazandı. O dönem yardımcıları arasında eski dost Mrmic ve yeni dost Prosinecki'nin de olduğunu hatırlatmak gerek. Evet, geçen haftaya kadar ki antrenör adayımız Prosinecki...
O turnuvada Hırvatistan garip bir favorilerden biri olarak gösteriliyordu. O turnuvada başlarına ne geldi en iyi de biz biliyoruz. Pletikosa'nın yıllar sonra Türk Telekom reklamında dediği "inanılmaz, bu olamazdı..." Türk Milli Takımı'nın öyle ya da böyle kurbanı olan parlak jenerasyon Bilic göreve başladığından beri ilk defa ağır bir darbe almıştı. Sanki durdurulamayacaklarmış gibi gözüken bir takım yenilmişti ve bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktu.
Bilic o zaman " Çok ilginç bir şekilde kazanıyorlar. Hem kaliteleri var hemde tarif edemeyeceğimiz bir şey var. Bu turnuvada onu sadece Türklerde gördüm. Böyle giderse final bile oynarlar. Bu yenilgiyi asla unutmayacağız ve yaşamımız boyunca aklımızda kalacak. " Kim bilir belki yıllar sonra milli takımı bıraktığında yine ilk görüştüğü takımın Beşiktaş olması, o zaman duyduğu bir hayranlıktan kalma düşüncedir. Bir arzudur, hırstır.
"Sadece inanç yetmez. Bizde inanıyoruz tabii ama kalite şart. Ve bizde gerçekten her yönden kaliteli oyunculara sahip bir takımız. Bu yüzden kaliteliyiz."
2008'de Türkiye gibi bir takım tarafından elendikten sonra Bilic'in o koltukta fazla oturmayacağı düşünülüyordu. Fakat öyle olmadı. Hırvatistan Futbol Federasyonu hocasının arkasında durdu ve yola devam dedi. Bunu demelerinin en temel sebebi oyuncular ile Bilic'in arasındaki inanılmaz bağdı. Bilic, oyuncularıyla kurduğu aile ortamı sayesinde sürekli başarılara koşuyordu. Zaman zaman aykırı davranışlarından ötürü birçok oyuncusuyla zor günler yaşasa da hiçbiriyle Fatih Terim vs. Fatik Tekke, İbrahim Toraman, Mehmet Topal tarzı küskünlüklere girip milli takım kapılarını onlar için kapatmadı. Dönem dönem çağırmadığı isimleri de gerçekten hak ettiğinde formasına kavuşturdu ve saygı/sevgi çerçevesinde bir takım kurmayı başardı.
Bilic'in yakaladığı başarının Hırvatistan'ı 2010 Dünya Kupası'nda da zirve adaylarından biri yapacağına dair inanışlar güçlenmeye başlamıştı. Ama kaderin cilvesi olsa gerek ki bir önceki turnuvada saf dışı bıraktıkları İngiltere, bu sefer onları saf dışı bırakmış ve Hırvatistan futbolun en büyük kupasına katılamamıştı. Türkiye yenilgisi sonrası bir kere daha tokat yiyen Bilic için yine bu sefer tamam derken onlar yine devam kararı aldı. İstikrar!
Kadro her geçen gün gençleşiyor ve Hırvatistan'ın oyun düzeni oturarak Avrupa'nın en sağlam takımlarından biri haline geliyordu. 2012 Avrupa Kupası için her şey yolundaydı. Kupa başlar, fakat Hırvatistan çok şanssız bir şekilde grupları geçemez. Artık tamam dedik, Bilic kovulur dedik ama kovulmadı. Hırvatistan federasyonu Bilic ile devam dedi. Lakin kendisi artık tamam diyerek, yorulduğunu ve kulüp çalıştırmak istediğini söyleyerek federasyondan ve oyuncularından affını diledi. Kötü bir ayrılık oldu, ama küskün taraf yoktu. Olması gerektiği gibi, medenice ve insani ...
Geçtiğimiz yıl turnuva sonrasında işi bırakan Bilic'e ilk ciddi taliplerden biri yine Beşiktaş'tı. İbrahim Altınsay'ın da desteklediği ve getirtmek istediği isimlerden biri olan Bilic, ta kaç paragraf önce dediğimiz gibi Tamer Kıran ve Levent Erdoğan lobisinin kurbanı oldu desek yeridir. Yıllık sadece 1.5 milyon euro gibi bir para isteyen Bilic'e bunu çok gören yönetim, onu askıya alır. Altınsay'ın istifasından sonra ise Bilic'in buraya gelmesine imkan yoktur. O da "teklifler arasında kafama en çok yatanı" dediği Rusya'da halkın takımı olan, Sovyet döneminde rejim karşıtlığıyla bilinen Lokomotiv Moskova'ya gider.
Aslında işler orada Bilic için çok iyi başlar. Fakat yönetim ve taraftar arasındaki gerginlik büyüdükçe büyür. Bilic yine taraftarın sevgilisidir ve yönetim tarafından bu sevilmez. Nitekim yer yer yönetime de karşı duruşunu gösterir. Yönetimci oyuncular ile de arası açılır ve çalkantılı geçen sezondan sonra Lokomotiv, ligi 9. bitirerek 1992'deki şampiyonluktan beri aldığı en kötü dereceyi alır. Yönetim suçu Bilic'in üstüne yıkar. Bilic'te sorumluluğu alır ve istifa etmeyi düşünür ama taraftar istemez. Bilic için gelecek belirsizdir ama ona yeni kapı eski dosttan tekrar açılır.
Bilic'in 4-5 gün önce Beşiktaş ile anlaştığı resmen duyurulmadan sadece 4 gün önce Lokomotiv ile resmen ayrıldığı açıklanır. Adeta o teklifi beklermişçesine Rusya'daki sözleşmesini askıya alan Bilic, direkt bu ülkeye adımını atar. Karar verme aşamasında yabancı kanallardan gördüğü (Yerli medyanın durumu malum) eylemciler ve tabii ki Çarşı grubunun yaptıkları onu etkilemiş olabilir mi? Bilemeyiz.
İlginç bir kariyer ve gittiği her yerde halkın adamı olmasıyla bilinen bir isim olan Bilic, Türkiye'de belki de gelebileceği en doğru adrese adımını attı. Öteki adam, ötekilerin takımına imza atarken ilk sözlerinden biri "gençler" oldu. Genç, dinamik ve kimliği olan bir Beşiktaş için atılmış en doğru hamlelerden biri yapıldı. Bunun baş mimarlarından biri olan Önder Özen ise üstte uzunca anlattığımız bu adamı Beşiktaş'a getirerek bir kez daha ne kadar üstün zekalı bir insan olduğunu gösterdi. Nokta atışı diye buna denir.
Oyuncular ile birebir iletişim kurmayı seven ve hiyerarşiden ziyade dostluğa inanan bir teknik direktör portresi Türkiye'de tutar mı bilemeyiz. Sosyal kişiliği, hızlı yaşantısı Türk medyası tarafından yerden yere vurulacak, onu sürekli aşağıya çekmeye çalışacaklar biliyoruz. Sportif olarak Türkiye şartlarına adapte olabilecek mi? Bilemeyiz. Ama bildiğimiz tek şey Beşiktaş'ın teknik direktörlük koltuğundaki adamın bizden biri olduğu ve takımın artık özünde olduğu gibi sadece ve sadece "çok daha eğlenceli" olacağıdır.
Hoş geldin Bilic...
İşin bayağı zor ama üzülme, eminim bu taraftar seni çok sevecek ve temennim odur ki yıllarca birlikte olacağız. Medya seni her aşağıya çekmeye çalıştığında bu taraftar sana sahip çıkacak. Çünkü sen hepsinden daha farklısın, burayı sadece "iş" olarak görmüyorsun. Buraya bir amaç uğruna geldin.
O yüzden taraftar seni "Bize bira yasak, ayran iç Bilic" diye karşıladı. Eninde sonunda bunu anlayacağını biliyor.
Umuyoruz ki nice güzel yıllar geçiririz!
Etiketler:
Beşiktaş,
hırvatistan,
önder özen,
slaven bilic,
Teknik Direktör
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








